Açık büfe bölümünün sağında, sulu yemeklerin hemen önündeki kolonun arkasında, siparişleri yazdıkları bilgisayar vardı. Zülfü de orada durmuş, masalara bakıyordu. Eksik yazdığı sipariş ya da verip de yazmadığı bir şey var mı diye kontrol ediyordu. O kolonun arkası aynı zamanda onun soluklanma alanı olmuştu.
Oradan etrafı gözlüyor, masaları izliyor, bir eksik var mı anlamaya çalışıyordu. Masadaki boşları gidip alıyor bazen de oradan komileri yönlendiriyordu.
“İso, Masa 3’ün boşlarını alır mısın?”
“Zülfü abi, İsmail deyin bana.[1]”
Boşlar alındıktan sonra hemen masaya gidiyor, çay içer misiniz efendim, diye soruyordu. İçmek istemeyenlere, ikram edeyim efendim, diyordu. Oysa zaten ilk çaylar ikramdı. Ama o kendine bunu bir oyun edinmişti. Çay içmek istemeyen ya da işim var, diyenlerin, ikram dedikten sonra, içeyim bari, demeleri hoşuna gidiyordu. Sonra içinden hani işin vardı, deyip, gülüyordu.
Yemek molası 1 saatti. Hızlıca gider yemeğini yer, geri kalan zamanını kitap okumaya ayırırdı. Ekmek dolabının, en üst rafına kitabını bırakmıştı. Yaklaşık 2 aydır Moby Dick’i okuyor, hikâyeyi bitirmeye çalışıyordu. İşin yoğunluğundan okumaya zaman bulamıyor, bunun için mola vakitlerini gözlüyordu.
Yemeğini hızla yedikten sonra, gidip ekmek dolabından kitabını aldı. Arka masalardan birine oturdu okumak için. Restoranın en genci oydu. Bundan ötürü her şeye onu koşturuyorlardı. O da kimseyi kıramıyordu yaşları büyük diye. Daha birkaç sayfa okumuştu ki, mutfak bölümüyle ilgilenen Emine abla Zülfü’ye seslendi.
“Kurban olduğum, depodan gidip bulaşık deterjanlarını getir sana bi zahmet, benim sırtım ağrıyor.” Gönülden olmasa da Emine ablaya bunu hissettirmeden depoya inip, istediklerini getirdi. İçinden, bi 10 dk daha gitti, diye hayıflanıyordu.
Kitaptan çok fazla koptuğundan olacak ki balinalar hakkında verilen bilgiler onu sıkıyordu. Bir balina ansiklopedisi okuyor gibi hissediyordu. Bir an önce o sayfaları geçip, kaptan Ahab’ın ne yapacağını öğrenmek istiyordu.
“Bir çay getirir misin?” diye seslendi şişman bir müşteri. Büyük ihtimalle diğer garsonlardan kimseyi göremeyince, Zülfü’ye seslenmişti. Bunlar da niye yerinde durmuyor ki, bir saat molamız var onu da heba ediyorlar, dedi mırıldanarak.
Çayı doldururken, müşterinin ayakta durmuş onu gözlediğini fark etti. Bacakları kısa, gövdesi geniş, kafası büyüktü. Adam onu izliyor diye çayı hızlıca doldurmak isterken, semaverin sıcak su musluğunu ters yöne çevirince çay bardaktan taşıp, eline döküldü. Eli yandı, bardak elinden düştü, kırıldı.
“Nazardır nazar,” diye seslendi oradan müşteri. Öyle çay kaçıyormuşçasına gözle, sonra da nazar de, diye söylendi müşterinin duymayacağı bir tonda. Ama adama bakıp sadece gülümsedi.
“Gemiciler, birer robot gibi, güvertede sessiz sedasız gidip geliyorlar; Kaptanın amansız gözünün hep üstlerinde olduğunu biliyorlardı.”[2]
Eline soğuk su tutup, sonrasında tekrardan çay doldurdu. Adama doğru gidince, adam da masasına doğru ilerledi. Tam masaya çayı bırakacaktı ki adam masanın üzerindeki sigarasıyla telefonunu alıp, başka masaya doğru yöneldi. Zülfü de hiç ses etmeden, peşinden gitti. Müşteri masanın önünde durunca, hızlıca çayı bıraktı, tam gidecekti ki, adam terasa yöneldi. Çayı dışarı getirsene, dedi.
“Çattık ya,” dedi kısık tonda.
“Bir şey mi dedin?”
“Dışarısı soğuktur şimdi abi.”
Müşteri merdivenden ağır ağır, nefes nefese çıkıyordu. Kilosu onu zorluyor, sesi hırıltılı geliyordu. Eliyle duvara tutunuyor, her iki merdivende bir durup on saniye dinleniyor, yine devam ediyordu. Çay soğudu, diye düşündü.
Müşteri önden yürürken, o da ister istemez adamın kenarları yukarı kalkmış mavi kazağının yanlarından fışkıran yağlarına bakıyordu. Bir an elini uzatıp sıkmak istedi. Kendi kendine yine, yok bir de adama mızrak saplayıp, yağlarını satayım sonra, deyip güldü.
Terasta en köşedeki masaya doğru yürüdü müşteri. Çayı masaya bıraktı. Çakmak istedi adam, arka cebinden restoranın müşteriler için yaptırdığı siyah çakmağını çıkarıp verdi. Adama sinir olmuştu ama hediyem olsun, deyip çakmağı geri almadı.
“Böylesine büyük, böylesine uzun bir seferden sonra, balinaların yüzdüğü suları boylu boyunca arayıp taradıktan sonra, Ahab şimdi tam istediği yeri ve zamanı bulmuştu. Onu daha kolay öldürebilmek için, okyanusun bir köşesine sıkıştırmış gibiydi düşmanını.”[3]
Salona geri indiğinde diğer garsonu gördü.
“Abi sen neredesin?”
“Bir sigara içmeye çıktım.” dedi. Zülfü sigaradan nefret ederdi. Oh, dedi. Hem sigara molasını yapsın hem de yemek molasını, sigara içmiyorum, bir saatim var onda da iki satır okuyamıyorum.
Zaten onun bu kitap okuma isteğini, çalışma arkadaşları boş iş olarak görüyordu. Onlara göre bir işten maddi çıkarın yoksa, yapılmaya değmezdi. Gönülden bağlıydı okumaya. Okuyamadığı zamanlar kötü hissediyor, kötü hissettiği zamanlar da kitaba odaklanamıyordu. Bu kısır döngü onu yoruyordu. Keşke zengin olsam da istediğim gibi kitap okusam, dediği zamanlar oluyor, bu hayaline gülüyordu.
Tekrar arka masaya geçti, kaldığı yerden devam etmek istedi, önce bir an nerede kaldığını bulamadı. Birkaç sayfa çevirdikten sonra, kaldığı yeri buldu. Birkaç sayfa daha okuyabilmişti. Bir paragrafı 2-3 defa okudu.
“Tanrı sana karşı, ihtiyar! Tanrı sana karşı! Vazgeç bu işten! Uğursuz bir sefer bu! Kötü başladı, kötü gidiyor, ihtiyar, bırak geri çevireyim gemiyi, iş işten geçmeden. Yurda dönersek, rüzgâr bizden yana olur; daha güzel bir sefere çıkarız ilerde.”[4]
Burada duraksadı. Ona da vazgeç diyenler oluyordu. Hatta garsonların şefi, ben okumuyorum garsonum, sen okuyorsun garsonsun, deyip dalga geçmişti bir defasında. Daha güzel bir sefer yok ileride. Şimdi vazgeçmeyecek, inatla sefere devam edecekti.
Saatine baktı, zamanı dolmuştu. Gidip kitabı ekmek dolabının en üst rafına bıraktı tekrardan. Önce salonda hızlıca bir dolaşıp, masaları kontrol etti. Birkaç müşterinin masasındaki boşları topladı. Arka cebinden masa tarağı dedikleri aleti çıkarıp, masanın üzerindeki kırıntıları pratik bir şekilde aldı. Eğimli bir demir parçası ama iş görüyor, diye düşündü. Bu düşüncesini duymuş gibi, masadaki kadın müşteri, eşine dönüp, ne güzel, pratikmiş, biz de alalım, dedi. Adı ne, diye sordu. Masa tarağı, jilet diyen de var, çay içer misiniz?
Bu ikram meselesi güzel bir olay, diye düşünüyordu. İnsanların yediği bir şeye karşılık, sofrayı güzelleştirmek, müşteriyi memnun etmek adına sen de ikramda bulunuyorsun. Ama bunu bazen abartanlar oldu mu, o zaman işte Zülfü’nün canı sıkılıyordu. Salata ikram ediyor, meze isteyen oluyor, meze ikram ediyor, başka bir şey isteyen oluyor. Oysa her siparişin, kendine özel ikramı var. Mesela ızgaraya meze olarak acılı ezme, haydari, sıcak lavaş ve tulum-tereyağı, pideye de salata ikram edilir. Ama lahmacun sipariş verip, sıcak lavaş ikram isteyenler oluyor. Bu da istenmez ki, diyor bunlara. Bir de isterken, ikramlık, diye üstüne basa basa söyleyenler oldu mu, o zaman deliriyor. Abartan oldu mu hemen gidiyor kolonun arkasına, bilgisayardan adisyona yazıyor müşterinin ikram diyerek istediğini.
Bu işlerin bilgisayardan olmasının, işleri rahatlattığını düşünüyordu. Çok abartanları yazıyordu adisyona ama gidip bunu kasada sorun edenler, tartışanlar oluyordu. Ben ikram istemiştim neden yazıldı adisyona, diyenler çıkıyordu. Bakıyor, eğer anlamayacak biriyse, bilgisayardan dolayı bir sorun olmuş olabilir, deyip işin içinden sıyrılabiliyordu.
İşler biraz durgunlaşmıştı. Aklına kitabı alıp, depoya inme fikri düştü. Kaçamak yapmak istedi. Kitabı almak için, ekmek dolabının oraya gitti. Bir baktı ki kitap tezgâhın üzerinde, yırtık. Önce yanlış gördüğünü sandı, sonra iyice yaklaşınca bir baktı ki onun kitabı.
Kitap ortadan ikiye bölünmüştü. Üstünde ekmek kırıntıları vardı. Ne yapacağını şaşırdı. Bağırıp, çağırsa ayrı dert, sussa ayrı dert. Bir şey dese, kitabını buraya getirmeseydin diyecekler, haksız çıkacak ama sussa içi içini yiyecek. Tam o sırada Fatma abla geldi. Fatma ablanın yüzüne bakmasıyla onun işi olduğunu anladı. Fatma’da bir duraksayıp, onun yüzüne baktı, ne tepki vereceğini ölçmek istedi.
Daha Zülfü konuşmadan söze girdi.
“Ekmek tahtasını yıkamaya götürmüşler. Müşteriye götürmek için ekmek istediler. Ben de tezgâhın üstünde kesersem, tezgâh çizilir diye, etrafa bakındım. Elime bu geldi, onun üzerinde kestim.”
Yüzü sinirden kızarmış olan Zülfü, “Abla ama bu kitap! Kitabın üzerinde ekmek kesilir mi hiç? Ayıp değil mi? Tezgâh çizilmesin ama kitap ortadan ikiye bölünsün öyle mi?”
Tam Fatma konuşacaktı ki, “Bırak Allah aşkına ya!” diye bağırıp, kitabı eline alıp gitti. Asıl kitapsız bunlara denmeli işte, diye içinden söyleniyordu.
Mesai saati bitmişti. Morali son derece bozuk bir şekilde işten çıktı. Durağa gidip, yarım saat kadar otobüs bekledi. Otobüse bindi, evine yakın indi. Birkaç dakika yürüdükten sonra evine vardı.
“Sen niye kitabı işe götürdün ki?” diye sordu telefonda arkadaşı.
“Birkaç gündür götürüyorum. Normalde götürmem. Ama eve geliyorum yorgun argın. Kitabı hep bitireceğim diyorum, birkaç sayfa okuyorum, yorgunluktan gözlerim kapanıyor. Bir türlü bitiremedim. 2 ay oldu, aynı kitap. Ben de iş yerinde mola vakitleri okurum diye düşündüm. Ama oradakilerin bu kadar da düşüncesiz olabileceklerini hesap etmedim.”
“Ders oldu sana. Üzüldüm de ama yapacak bir şey yok. Olan oldu.” dedi. Tam telefonu kapatacakları zaman, “aklıma bir fikir geldi, illa restoranda okuyacaksan, e-kitap olarak indirsene, senin için daha kolay olur,” dedi. Bu fikir hoşuna gitmişti.
Telefonu kapattıktan sonra hemen telefonuna Moby Dick’i indirdi. Yatağına geçip uyudu.
İşe geldi. Restoran yoğun değildi. Günlük birkaç ufak tefek işi hallettikten sonra, kolonun arkasına geçti tekrardan. Telefonunu çıkarıp, monitörün üstündeki boşluğa sabitledi. Bir gözüyle okumaya çalışırken, bir gözüyle salonu kontrol ediyordu.
Birkaç müşteri geldi, telefonu cebine atıp, müşterileri karşıladı, yer gösterdi. Siparişlerini aldı. Masaya servisini, ekmeğini, ikramını verdi. Bilgisayara gidip, siparişleri yazdı. Siparişler çıkana kadar, tekrar okuyayım dedi, telefonu yine aynı yere koydu. Okumaya dalmıştı, ustanın, siparişleri çekelim, diye bağırmasıyla kendine geldi. Siparişleri alıp masaya götürdü. Bir isteğiniz var mı, diye sorup geriye çekildi. Usta, şimdi de telefon mu çıktı başımıza, diye sitem etti. Ses etmedi Zülfü, yine kolonun arkasına geçti.
Bir masa yemeğini bitirmişti. Masalarını toplamaya gitti. Masa toplama işi hiç haz vermiyordu ona. Burnunu silip silip masaya bırakanlara anlam veremiyordu. Zaten pandemi var, her yer hastalık dolu, kendi burnunu sildiğin peçeteyi, maskeyi bari, kendin çöpe at, diyordu içinden. Müşteriye bir şey diyemediği için almak zorunda kalıyor, sonra koşup elini yıkıyordu. Yetmiyor kolonya döküyordu. Yine de ellerini pis hissediyordu.
Masayı toplayıp, çayları dağıttıktan sonra hemen soluğu kolonun arkasında aldı. Sevmişti e-kitap olarak okumayı. Kitaba dokunmanın hazzını vermese de pratikti. Kitabının ortadan ikiye yarılma ihtimali yoktu. Ahab, onu ne koşulda okuduğumu bilse, Moby Dick’i avlamaktan vazgeçerdi herhâlde, deyip gülümsedi.
Telefonu sabitlemiş, Moby Dick’i okurken, bir müşteri geldi, hemen arkasındaki sulu yemek bölümüne yöneldi. Fark etmedi, dalmış, gitmişti kitaba. Bir an arkasını dönüp, müşteriyle göz göze geldi. Telefonu bıraktığı yerde unutup, müşteriye yöneldi utanarak. Utandığım, çalışırken kitap okumak mı, müşteriyi fark etmemek mi, diye sordu kendine.
“Bitti mi?” dedi müşteri.
“Yok abi daha 150 sayfa var neredeyse. Zaman bulamıyorum ki okumaya…” dedi heyecanla.
Müşteri gözlerini kısıp baktı Zülfü’ye. Neyden bahsettiğini anlamamıştı.
“Dana kavurmayı soruyorum oğlum!” dedi.
“E…e… eve… eveeet abi, bitti, bu saatlerde bitmiş oluyor.” dedi. Müşteri kolonun hemen önündeki masaya yerleşti. O da telefonu hızlıca cebine atıp, siparişi almak için masaya gitti.
Şef, işinizin başına, diye sesleniyordu komilere ve çaycıya.
“Gün ağarmaya başlar başlamaz, Ahab, demir gibi sert bir sesle bağırırdı geminin kıçından: ‘Gözcüler, direk başına!’”[5]
Varlık Dergisi – Mart 2022
[1] Herman Melville – Moby Dick (Çeviri: Sabahattin Eyüboğlu – Mine Urgan)
[2] A.g.e
[3] A.g.e
[4] A.g.e
[5] A.g.e
