Bir öyküyü, şiiri, denemeyi yazmaya ayırdığımız süre, harcadığımız emek ve enerjiyi aşan yiyip bitiren bir durum bunları yayınlayabilmek. Bir yayıncı bulmak, kitabını kabul ettirebilmek belki de bu süreçten daha çok enerji tüketiyor.
Yazmaya harcamamız gereken enerjiyi buna harcıyoruz ve bu durum var olan motivasyonu yerle bir edebiliyor.
Yayınevi çok ancak yaşadığımız şu durumda bir tanıdığınız olmadığında işler neredeyse yürümüyor bile diyebilirim.
Yazmaya duyduğum arzuyu yok eden bir durum olmamasına rağmen gerçekten insanı yoran bir süreç.
Bu karanlığın yazma sürecinde insanı bitirdiğini mi söylemeliyim? Yoksa karanlığa gözlerimizin alışacağını ve her türlü karanlığa rağmen yürümeye devam edebileceğimizi mi? Daha çok geliştirilecek olan reddedilmek mi? Bunun böyle olduğunu düşünmüyorum. Ancak mücadele etmeye devam etmenin daha anlamlı olduğunaysa eminim.
Peki mücadele, kitabı istediğimiz bir yayınevinde yayınlatınca mı bitiyor? Belki de en çetin olanı orada başlıyordur.
Çünkü kitabın size ait olduğunu bilmeniz lazım. Kendi sesinizi kaybettiğinizde kapağın üzerinde yazan adın ne anlamı kalır? Olması gereken editoryal süreçten bahsetmiyorum. Kabul görebilmek için kendine ait olmayan kararları kabul etmenin kötülüğünden bahsediyorum.
Karanlığın kendisi, yazmanın sebebi olurken kör etmenin imgesi de olabilir çünkü anlatacak bir şeyler varsa eğer karanlığın elinden çekip almaya çalıştığımız için var. Aydınlığın elinden neyi çekip alacağız? Aydınlığın en fazla elinden tutabiliriz. Aydınlıkla tüm bağımız yazdıktan sonrasıyla. Çünkü aydınlıkla bir derdimiz yok. Karanlığın elinden çekip aldıklarımızı yazarken, bunun bir anlamı olması için kitaplaştırıyor ve okuyucuya sunuyoruz. Ancak o zaman aydınlık dediğimizin de bir değeri oluyor.
Hem kendimiz için yazıyor hem de birilerine dokunmayı arzuluyoruz. Bir hayat bulması için kitap olmasını istiyoruz, bir hayatı tanımak için kitap okuduğumuz gibi.
Peki, bu arzu yerini bulmadığında yaratımın kendisine ne oluyor? Yerini bulmak, okuyucuya ulaşmak derdi tek başına anlamsız mı? Kendi olduğum yerden bakınca bunun anlamsız olmadığını görüyorum. Her şeyin aydınlık ve birilerine ulaşma derdinin olmadığı yerde vasatın altında bir hayat yaşıyor olmaz mıydık?
Bildiğimiz dünya yeterli gelmediğinde, kaçmak istediğimizde, kurguladığımız dünya içinde yarattığımız karakterlerin sesine, bazen tenine dahi saklanarak, kurgusal bir dünyada bir yaşam sürüyor ve bu dünyaya birilerini davet ediyoruz.
Kurguladığımız dünyadaki herhangi bir mekân yaşadığımız dünyadaki mekânın birebir aynısı olabilir. Peki gerçekten aynı mıdır? Birbirinden tamamen farklı iki dünyadır var olan.
Buna neden ihtiyaç duyuyoruz? Burada yine karanlığın itici cazibesi devreye giriyor belki de. Çünkü karanlığın içinde dokunulmayı bekleyen onlarca malzeme var ve bunun bitmesi, edebi bir eserin artık üretilemeyeceğini söyler bize. Oysa her zaman karanlığın elinden çekip çıkaracağımız bir şeyler vardır.
Çekip çıkarmanın da yetmemesi, okunma arzusuyla doldurmaktadır yazarı. İkamet ettiğimiz dünyadan bakarak, ikamet etmek istediğimiz dünyaya geçişin sırrını paylaşma isteğidir. Bu dertle yaşıyor ve yazdıkça anlamaya çalışıyoruz. Okunma isteğiyle anlamaya çalıştığımız dünyayı kavrayabilir miyiz? Hislerim bana bunun ancak böyle olabileceğini söylüyor.
Toparlamak için birkaç cümle daha kurmam lazım.
En çok kendimi tanımak, sesimin tonunu bilmek için yazıyorum. Kendi sesini tanımanın, bunca gürültü içinde zor olduğu bir dünyada, başkalarına duyurmanın isteğiyle büyüyorum.
