ongünlük 3

doğu Kaşka |

“Kitapla alakası olmayan babam, kendine gazete alırken bana da yanlışlıkla kitap almış oluyordu bu sayede. Belki de onun bu yanlışlıkları kitap okumanın ateşini içimde harladı.” 

24-10-2023 

Kitap okumak bir şeytan gibi içimde yer ettiğinde yaşım küçüktü. İlk okuduğum çocuk kitabı Küçük Kibritçi Kız öyküsüydü. O yaştaki bir çocuk için çok yaralayıcıydı bu öykü. Ki kitap bittiğinde hıçkırarak ağladığımı hatırlıyorum. Kitap babamın aldığı bir gazetenin içinden düşmüştü. Önceden gazeteler kitap hediye ediyordu. Kitapla alakası olmayan babam, kendine gazete alırken bana da yanlışlıkla kitap almış oluyordu bu sayede. Belki de onun bu yanlışlıkları kitap okumanın ateşini içimde harladı. Çünkü içinde kitap olup olmadığını hiç umursamazdı. Hatta önceden aldığı gazetelerde de bu tür ince kitaplar oluyormuş ama atıyormuş işine yaramayacağı için. Bense o gazete arasından düşen kitaptan sonra bulduğum her şeyi okumaya başladım. İkinci okuduğum kitap Monte Kristo Kontu’ydu. Tabii kısaltılmış versiyonuydu, ki o zamanlar bu kitabın hacminin daha büyük olduğunu bilmiyordum. Oturup bir solukta okuduğumu ve son cümleyi okuduktan sonra hiç kitabı kapatmadan tekrar baştan okuduğum dün gibi aklımda. 

Kitap okumak bir nevi lüks gibiydi o vakitler evimizde. Çok durumumuz yoktu. Bir süre sonra sahafları keşfettim. Sahaf diye bir şeyin var olduğunu öğrenmek, yoğun tozlu ama eski kitap kokusuyla harmanlanmış ve daha ucuza istediğin kitabı bulabileceğin bu dükkânlar, evden her dışarıya çıktığımda uğradığım bir mekân olmuştu benim için. Beykoz’dan kalkıp Samatya’daki bir sahafa belirli aralıklarla giderdim. O sahaf dükkânını seviyordum. Ancak cebimde her zaman para olmadığından var olanı da her seferinde durakta beklemekten yorulduğum 15P otobüsü ile Üsküdar’a, oradan vapurla Eminönü’ne oradan da Sirkeci Garından trenle Kocamustafapaşa’ya geçmek için harcadığımdan, sahafa vardığımda cebimde kalan dönüş param oluyordu. 

Bazen yeni gelen kitaplarını raflara dizmeye, bazen etrafı toplamaya yardım ettiğimden bana hediye kitap verdiği olurdu Devrim abinin. Her gittiğimde bir iş çıkmasını beklerdim ve gönülden isterdim. Çünkü dükkândaki bir iş, verilecek bir kitap demekti benim için. Devrim abi görme engelleydi. Birkaç kere daha böyle Beykoz Samatya arası gidip gelmelerim oldu ancak hep boş gidip boş dönüyordum. Bir sürü eski basım kitap geliyordu, kitaplar dükkândan dolup taşıyordu ve her seferinde gözüm onlarcasında kalıyordu. Bir gün yine sahaftayken artık okuma arzum o kadar taşıyordu ki içimden, birkaç kitabı seçtim ve çok sessiz bir biçimde, Devrim abinin de görme engelli olmasını fırsat bilerek, kitapları çantama attım. Tek derdim okumaktı. Onun hiçbir şeyi anlamadığını düşünüyordum ancak yine de suçluluk duygusuyla, gitmem gerektiğini söyleyip, kapıya yöneldim. Tam çıkarken seslendi ve bana, kitap lazım olduğunda söyle ben sana veririm, dedi. Kapıdan çıktım ama yüzümdeki kızarıklığı vapurla Üsküdar’a geçerken vuran rüzgarlar bile dindirememişti. Eve vardığımda utançla elime aldığım bu kitapları yine de hemen okumaya başlamıştım. Kitapları bitirdikten sonra başka bir gün tekrar sahafa gitmiş ve bu sefer sessizce kitapları rafa geri koymuştum. Bir daha da gitmedim/gidemedim o sahafa.  

25-10-2023 

Günlük tutmak kendi içimde bir düzen sağlıyor. Aynı zamanda tutunmamı sürekli kılıyor. Geriye dönüp bakabildiğin bir hafıza kaydı. Ongünlükler dışında, günlük olarak bir defter tutuyorum. İkisi arasında bir fark yok. Sadece defterdekiler bazen biraz daha günlük yaşama değindiğim yazılar olabiliyor. Ongünlükler biraz daha deneme tadında benim için. Ve yazmak mutlu ediyor. 

16 Aralık 1910 tarihli günlüğünden şöyle diyor Kafka:

“Günlüğü artık bırakmayacağım. Sımsıkı tutunmam gerekiyor ona, çünkü tutunacağım başka bir şey yok.” 

26-10-2023 

Güneşteki Adamlar romanını okudum. Kanafani güçlü ve güncel bir öykü dilini yakalamış bir yazar. Bu güncellik bir yandan baktığımızda acılarımızın değişmediğini, aynı acıları yaşamaya devam ettiğimizi gösteriyor aynı zamanda. 

“Neden tankın duvarlarına vurmadınız? Neden bir ses çıkarmadınız? Neden?”

der cenazeleri çöp kenarına bırakan kaçakçı. Çöl de bu sessiz sesin yankısı olur. 

“Neden tankın duvarlarına vurmadınız? Neden duvarları yumruklamadınız? Neden? Neden? Neden?”

Bu iki sesten sonrası yoktur. Bu iki ses boşlukta kaybolup gider. Bu iki ses yoluna bakmaya devam edecektir, yolda ölenlerin üzerine basa basa. 

29-10-2023 

kendime not: 

Saklanmanın hiçbir anlamı yok çünkü hiçbir örümcek mağarayı ev olarak görmüyor artık. 

Yorum bırakın

bilmediğim bir şeyler var. biliyorum, koparırsam yeşilliği, ölecek. / sohrab sepehri