“Ağlayarak aldırdığım defterlere öğrendiğim üç harfi, defter bitene kadar karalıyordum. A-B-C. Dünyam bu ilk üç harfti.”
03-12-2023
Bir kedinin acı çekişini izleyen birinin, hiç görmediği bir ülkede ölen insanların acısına samimi duygularla yaklaşabileceğine inanmıyorum. Hiçbir bakış, hiçbir inanç, hiçbir ideoloji bu ikiyüzlülüğün altını dolduramaz.
04-12-2023

Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmini izleyince aslında yıllar önce izlediğimi ancak bunu hatırlamadığımı fark ettim. Ahmet Uluçay’ın ölüm yıldönümü sebebiyle izlemek istedim. Bir nevi anmaktır geride bırakılan esere bakmak. Filmi izleyince, küçükken, daha okuma yazmayı dahi öğrenmemişken, oyuncak yerine defter ve kalem için annemi darladığım aklıma geldi. Ağlayarak aldırdığım defterlere öğrendiğim üç harfi, defter bitene kadar karalıyordum. A-B-C. Dünyam bu ilk üç harfti. Büyüyünce annemde bana bunu anlatmıştı ve zihnimde uydurmadığım bir hikâye olduğuna emin olmuştum. Öncesinde edebiyata olan ilgim ve sevgimin, bana zihnimde böyle bir hikâye uydurduğunu ve buna inanmayı tercih ettiğimi düşünmüştüm. Ancak büyüdüğümde hatırladığım bu olayı annem anlattığında kendimi kandırmadığımı gördüm. Oyuncak yerine defter ve kalem alınması için ağlamak, bana çok önemli görünüyor kimi zaman. Kendimi bak, sen hikâyelerini anlatmayacaksın da, kim anlatacak, diyerek motive ettiğim vakitler oluyor. Kutsallık atfetmiyorum ancak hayatımın merkezinde yer eden bu arzuyu yerinden de oynatamıyorum. Var olanı bozmayı ne kadar istiyorum, o başka mesele. Sen anlatmayacaksın, kim anlatacak büyük bir cümle. Başkalarını küçümsediği veya görmediği için büyük değil. Tam tersi diğerlerinden kendini küçük görmediği ve görülmeyi arzuladığı için büyük belki de.
not: artık kalem ve defter alınsın diye ağlamıyorum. ağlanacak daha önemli çok şey var.
06.12.2023
1988’de Fakir Baykurt, Nodar Dumbadze üzerine bir yazı yazmış ve son paragrafın ilk cümlesinden anlıyoruz ki o günden bugüne pek de değişen bir şey yok. Dertler aynı, sitemler aynı. Bize güncelliğini koruyor gibi düşündüren bazı yazılar aslında, bazen, eskiyi aşamamış olmakla alakalı olabiliyor. 50 yıl önce yazılan bir yazı için, bugün okuduğumuzda, sanki bugünü anlatmış, diyebiliyorsak, o günün dertleri karşısında bir arpa boyu ilerleyememizden kaynaklanıyor biraz da.
“Bu güzel roman ne yazık Türkiye’mizde yazınsal etkinliklerin ve yayınların alabildiğine çökertildiği, kitap fiyatlarının okurların alım gücünü aştığı bir dönemde basılıyor. Ama ne gam, Nodar Dumbadze’nin öbür kitapları da bir gün kendi yazarlarımızın kitaplarıyla birlikte bizim köylerimizde, şehirlerimizde bol bol okunup sevilecektir. ” / Duisburg, 04.09.1998 – Fakir Baykurt
Fakir Baykurt’un burada değindiği ekonomiyle alakalı bir durum olsa da, edebiyatımızdaki sorunların da o günden bugüne pek değiştiği söylenemez. Eski dergileri karıştırdığımızda bunları çok net bir şekilde görmek mümkün.
08-12-2023
Edebiyattaki sorunların dile getirilmesinin bir sorun olarak görülmesi, bir çarpıklığın dile gelmesidir. İyi bir eserin paylaşılması, daha çok okunması ve görülmesinin sağlanması kadar normal bir yaklaşım olamaz. Hatta bu çok değerli bir tutum olur. Kaliteli bulduğumuz bir kitabı paylaşmak, okunmasını sağlamak, bunun üzerine sohbet geliştirebilmek ruhen güzel hissettiren bir olgu. Ancak ayırt edilemeyen nokta, bir eseri kaliteli bulduğu için paylaşmakla sadece dost, ahbap ilişkisi olanların birbirini paylaşması arasındaki fark. Kimi zaman dile getirdiğim, rahatsız olduğum konulardan biridir. Bu durumu eleştirenlerin, sağlam eserleri paylaşmaya karşı bir duruşu varmış gibi gösterilmeye çalışılması, geliştirilen eleştirilerin önünü kapatmaktan ileriye bir rol oynamıyor. Edebiyat ortamımızı az çok izleyen biri, her yerde aynı isimlerin geçtiği görmesi muhtemeldir. Her yeni çıkan kitabın bir şaheser gibi anlatılması, arka kapak tanıtımlarını geçmeyen yazıların, inceleme olarak sunulması ve bu kitapların her fırsatta gözümüze sokulması eleştirinin pek tabii bazen sitemkâr bir şekilde dile gelmesine yol açabiliyor. Çıkar çıkmaz, günlerce dilden düşmeyen, sosyal medyada her an önümüze düşen, bir başyapıt olarak bize gösterilmeye çalışılan ve kitap bloglarını süsleyen bu eserler, Füruzan’ın konuşulmadığı bir ortamda, gürültüleriyle bizi sağır edebiliyorlar. Günümüzde bir öykü kitabı ortalama 1000 adet basılırken, bunca kıyamet koparan bu kitaplar ne hikmetse bin okuyucuya ulaşamıyor ve yetişemeyeceğimiz bir hızla da kaybolup gidiyor.
Bir dostun, diğer dostuyla söyleşi yapması, kitabının üzerine yazması, alıntılaması anlaşılır bir durumdur fakat gerçeklik sadece bu şekilde yürüyen bir ortama dönüştüğü zaman bu çıkmazın ta kendisidir. Söyleşiyi yapan, yapılan kişi, okuyan, izleyen, paylaşan, yorumlayan hepsi dost, ahbap olduğunda bunun edebiyata ne gibi bir katkısı olabilir? Bu durumda okuyucu kim ve nerede?
09-12-2023
Herkesin bağırarak konuştuğu bir ortamdan sıyrılmanın tek yolu daha çok bağırmak değildir.
