“Bu müziği dinlerken, Ahmet Uluçay’ın günlüğüne yazdığı bir cümleyi uyarlayarak söylersem, ‘edebiyat için bunca acıya değer mi?’ diye sormak istiyorum. Cevap almak önemli değil, çünkü cevap almak için sorulmuş bir soru değil bu.”
10-12-2023
Yazdıklarımıza derinlik katan şeyin okuma, anlama düzeyimiz dışında bir de zaman gerçekliğinin olduğunu düşünüyorum. Yine de yazar kendi yazdıklarının niteliğini az çok bilir, bu da okuma, anlama düzeyimizle bağlantılıdır. Dışarıdan bir göz her zaman değerlidir ancak son noktayı yazar kendisi belirler. Eleştirileri dikkate almamak değildir bu bazı yorumların veya eleştirilerin aslında içinde ne barındırdığını görebilmekle alakalıdır. Her eleştiriyi dikkate almak kadar her eleştiriyi kafaya takmamak da bir o kadar önemlidir. Bazen sezgilerimizle hareket etmenin gerçekten kıymetli olduğunu hissediyorum.
11-12-2023

Hamlet Gonashvili’nin Tsintskaro adlı eserini ilk dinlediğim andan itibaren, her dinlediğimde verdiği haz müthiş derecede yükseliyor. Çöl ve orman metaforuyla anlatmam gerekseydi, çölde yürürken bir orman havası soluyor, ormanda yürürken derin bir susuzlukla kavruluyor gibiyim. Sevdiğim tek eseri bu değil ancak beni en çok etkileyeni Tsintskaro.
Bu müziği dinlerken, Ahmet Uluçay’ın günlüğüne yazdığı bir cümleyi uyarlayarak söylersem, “edebiyat için bunca acıya değer mi?” diye sormak istiyorum. Cevap almak önemli değil, çünkü cevap almak için sorulmuş bir soru değil bu.
bir dostla mektuplaşma:
Bahsettiğin konuların, yani “kayıplar, ölümcül hastalıklar, bir çocuğu büyütürken yaşanan zorluklar” bunların gerçekten yazın hayatında önemli noktalar olduğunu düşünüyorum. Yazının dışında yarattığı zorlukları bir kenara bırakarak konuşuyorum. “Bir hikâyeniz olmadan nasıl yaşıyorsunuz?” diye soruyor ya Dostoyevski, bir hikâyemiz olmasa neyi yazacaktık? “Her şeyin aydınlık ve birilerine ulaşma derdinin olmadığı yerde vasatın altında bir hayat yaşıyor olmaz mıydık?” diye sorduğum bu sorunun muhatabı da biraz da bu yaşadıklarımız. “Benim yazı ile ilgili alanımı daha temiz tutmama neden oluyor,” dediğin kısımdaysa şunu anlıyorum, acıları konuşturmuyor, yarıştırmıyorsun. Bir derdin var ve onu yazıyorsun. O derdi süslemiyorsun. Kaybın, ölümün, hastalığın varlığını bir çocuğun büyümesindeki süreci yönetir gibi işliyorsun ve bu yüzden temiz kalabiliyorsun. Hem “yaşamak için ayağa kalkmadıysan, yazmak için oturmak ne kadar beyhude.” diyor Henry David Thoreau. “Kutsal değil. Değişebilir.” demişsin, kesinlikle. Bu her şey için geçerli. Geçenlerde günlüğüme aşağı yukarı şöyle bir şey yazmıştım: “Yazmanın benim için taşıdığı anlam bir yana fakat asla kutsallaştırmıyorum. Birilerine karşı bunu güç olarak görmüyorum. Yazmadan yapamayacağımı biliyorum ancak bu onu ulaşılmayan bir konumdaymış gibi görmeme ve göstermeme sebep değil.” Yazma arzusu üzerine, “Hep kalmasını isterim tabii.” diyorsun, hep kalacağına inanıyorum çünkü bu ateşi söndürmek zor. “Çok güzel, kitap okumak… Çocukluğumda tutunup hâlâ bırakmadığım dalım.” diyerek bitiriyorsun yazını, ben de böyle düşünüyor ve söylüyorum.
12-12-2023
Önemli olan keşfedilenin peşinden gitmek değil, bir şeyi keşfedebilmek belki de.
13-12-2023
Okuduğum bir günlük, anı veya anlatı, yaşantı kitabında okuduklarım, unuttuğum bir anıyı gün yüzüne çıkarmada çok etkili oluyor. Zihnimde bir yerlerde sıkışıp kalmış ve okuduklarımla, ben de buradayım, dercesine bağırıyor sonrasında. Etkisi altına alıyor, günlerce üzerine düşünmemi, o anı, anıyı aklımda bozup, tekrar tekrar kurmamı sağlıyor. Asıl an, hiçbir zaman kaybolmuyor. Bozup bozup kurmamın sebebi, zihnimde bir öykü kurmamdan öte geliyor. Yine de her zaman ilk halini seviyorum ya da bunu tercih ediyorum. Kurduklarımı bir köşeye itip yok saymıyorum, onlar da bir gün bir şekilde kendini bir cümle de yeniden kurmayı başarıyor.
*
Dün eşime ve kendime bisiklet sipariş ettim. 10-12 yaşlarındayken hurdacıdan hatırladığım kadarıyla 100 liraya bir bisiklet satın almıştım. Zincirlerinin biraz paslı ve boyasının aşınmış olması dışında bir problemi yoktu. O bisikleti seviyordum. Benim ilk göz ağrım gibiydi. Kömürlük vs. Olmadığı için evdeki lavaboya koyuyordum bisikleti. Dün o bisikletleri alarak, hurdacıdan 100 liraya aldığım bisikletin sevincini de aldım. İlk ve tek bisikletim oydu çünkü. Bisikletten düştüğümde bacağımı yaralayışımı anımsadım. Bir daha hiç yürüyemeyeceğim sanmıştım. Çocukluk aklı ve cesaretiyle yokuş aşağı hızlıca sürmüş ve bisikletle beraber yokuş bitene kadar sürüklenmiştim. Bisikletin zincirinin takılı olduğu pedal kısmındaki sivri yer bacağımın arkasına batmış, delmişti. İlk ayağa kalktığımda tekrar düşmüştüm çünkü ayağımın üzerine basamıyordum. Annemler kızar korkusuyla gitmiştim eve ama kızıp kızmadıklarını hatırlayamıyorum. O kısım canlanmadı gözümde, belki de gerçekten unutmak istemişimdir.
15-11-2023
Edebiyatımızdaki iyilikleri, güzellikleri görmeden sadece bazı noksanlıkları, ahbap ilişkileri temeline dayanan durumları dile getirmek ne kadar problemli bir durumsa, bu sorunların dile getirilmesine karşı teoriler üretmek, eleştirileri hedefe oturtmak da o kadar sıkıntılı bir yaklaşım. Bazen sözde ironi amacı taşıyan “çetemiz, çeteleşiyoruz” vb. bazı yazar ve şairler tarafından sarf edilen cümleler, bir şeyleri değiştirmeyi bırakalım, var olandan duyulan memnuniyetin şakayla karışık dile gelmesi gibi. Bu tarz söylemlerin çok ucuz ve gereksiz olduğunu düşünüyorum. Bir yazarın, şairin en büyük cevabı yazdıkları ve her insan gibi duruşu değil midir?
16-11-2023
“hayat” filmi üzerine asmin’le bir sohbet:
Zeki Demirkubuz’un Hayat filmi hem tüm filmlerinin toplamı gibi hem de onlardan ayrılan bir konumda duruyor. Demirkubuz her filminde olgunlaşıyor, değişiyor, bir kalite yakalıyor. 193 dakikalık film kendini izletiyor, zamanın nasıl geçtiğini fark ettirmiyor bile. Ancak ana tema Demirkubuz’da hiç değişmiyor. Bu da onun kendi yakaladığı mı yoksa aşamadığı bir dil mi bunu bilemiyorum. Yine de filmlerini zevkle izlediğim gerçeğini değiştirmiyor bu durum. Filmi burada özetleyecek değilim. Karakterler, olaylar, yaşananlar her şey çok gerçek. Diyalogların, Hicran’ın ağlama sahnesinin uzunluğu bile film içinde öneme sahip. Film boyunca hiçbir duygusunu tam anlamıyla dışa vurmayan Hicran’ın ağlamasına bunca uzun bir sahneyle yer verilmesi, filmin başından beri Hicran’ın mutlak durağanlığının, duygusuzmuş gibi bir algı oluşturulmasının bir anda yıkılması ve hareketlenmesini temsil ediyor.
Film bazı noktalarda algılarımızı kırıyor. Rüyaymış, dediğimiz yerlerin rüya olmadığını, Hicran’ın hasta yatağında yatarken rüya ve gerçeğin iç içe geçtiğini görüyoruz. Hicran’ın bir kere kaçtığından dolayı ona izleyici olarak şans vermek, değişebileceğini düşünmek yerine her adımında kaçacağını düşünüyoruz. Her yalnız kalma arzusu, bizde yine kaçacak algısını yaratıyor ama bunu yapmıyor.
Hayat filminin diğer Demirkubuz filmlerinden ayrılan en büyük noktası belki de sonu. Burada bir açıdan mutlu son ve aşk var. Ancak bu ne kadar bir mutlu sondur ya da kime göre mutlu son? Geleneksel bakış açımıza göre mi? Evlenmek ve çocuğun olması sağlıklı bir ilişki için yeterli midir? Filmin başında sadece iki kere gördüğü nişanlısını terk eden (evlenmek istemediği için), isyancı olan bir kadının, önce “kirliliğini” temizlemek için şans sunan yaşlı birkaç kadının, kendi kızları yaşındaki bir gence, yine kendi yaşlarında bir adamı evlenmesi için önermeleri karşısında Hicran’ın onlara karşı çıkacağını beklerken, gidip zayıf gördüğü annesinin fikrini aldığını ve bir diğer sahnede Orhan’la evlendiğini görürüz. Orhan’dan boşandıktan sonra, önceden nişanlıyken kaçtığı kişiyle, Rıza’yla evlenmesi, sinmiş bir kadının mutlu tablosu olabilir mi? Hicran’ı kabul etmeyen babasına karşılık, onu koruyan ve savunan, uğruna “dayak yediği” annesini hiç sevmediğini söylerken, babasını seviyor ve hâlâ babasından bir onay beklentisinde olması var olan sistemin kadın üzerindeki baskısıyla, hiçleştirmesiyle bağlantısı yok sayılamaz. Yine Hicran’ın filmin sonunda gördüğümüz mutluluğu sönük, sinmiş birinin görüntüsüdür. Zayıf ve korkak olduğu için sevmediğini söylediği annesinde kendisini gördüğünden böyle üstü kapalı bir itirafta bulunmuş olamaz mı?

