ongünlük 10

doğu Kaşka |

Bazen, içimde haykıran bir ses bana sen hiç kimsesin, diyor ve tam olarak bu yüzden herkesi hissedebilirsin.

01-01-2024

Yeni bir sene kendini tekrarlamaktan başka ne getirebilir?

02-01-2024

Andrey Zvyagintsev’in The Return (Dönüş) filmi sadece 12 yıl sonra bir babanın evine geri dönüşünü anlatmıyor bize. Burada baba ve çocuklar arasındaki mücadeleyi izliyoruz. Babaya duyulan öfke, sevgi ve güvensizliğin iç içe geçişi en ödlek çocuk Ivan da bile müthiş bir cesareti ve isyanı ortaya çıkarıyor. Ödlekliği arkadaşları gözünde kesinleşmiştir çünkü belirli bir yükseklikten denize atlayamamıştır Ivan. O arkadaş grubuna dahil olmanın, kendini ve erkekliğini kanıtlamanın biricik yolu tüm arkadaş grubunun atladığı gibi oradan atlamaktır. Arkadaşları gittiğinde dahi Ivan, annesi gelip onu ikna edene kadar merdivenlerden inmez. Saatlerce soğukta, tir tir titreyerek orada oturup bekler. Arkadaşlarının öğrenmesinden korkar. Simgesel bu yarış, erkekliğini ispatlama derdi Ivan’ın babasını tanımasıyla duvara toslar. Film aynı zamanda o dönemin Rusya’sına bir eleştiri niteliğinde. Andrei ne olursa olsun babasına hayranlık duyan, her şeyi onaylayan, yani otoritenin tam da isteyeceği bir tipken, Ivan her zaman sorgulayan, mesafeli duran ve öfkesini yansıtmaktan çekinmeyen bir tiptir. Baba ve oğullar arasındaki çekişmeler, babayla geçirilen yedi günlük süre, adadayken babanın Andrei’nin boğazına baltayı dayaması, babanın son sahnelerde sandal içerisinde vaftiz edilircesine suya gömülmesi aynı zamanda dini simgeler de taşıyor.

Yönetmenin ilk defa izlediğim filmi olan Dönüş diğer filmlerini izlemek için büyük merak uyandırdı bende. Sanırım sıradaki izleyeceğim filmi Sürgün olacak.

 

 


03-01-2024

Kötülük bazen bir şiirin arkasına gizlenmeye çalışabilir. Yine de er geç bu kötülüğün içine gömülür, çirkinliğini gizleyemez olur kişi.

*

Kendi uğradığın haksızlık için dünyanın sana kulak vermesini isterken, başkalarının uğradığı haksızlık üzerinden ev yapmanın alçalmışlığını anlamak için ciltler dolusu kitap okumaya gerek yok.

 

bugün attığım bir tweet:

Yuva yıkanın yuvası olmaz, derlerdi hep eskiler. İşgal edilen topraklarınız için mücadele verirken, işgal edilen başka topraklara, işgal edenlerin eliyle yerleşerek hiçbir zaman özgür bir yuva sıcaklığına kavuşamayacaksınız. Var olan tüm değerler katlediliyor birer birer.

*

Bazen, içimde haykıran bir ses bana sen hiç kimsesin, diyor ve tam olarak bu yüzden herkesi hissedebilirsin. Bu hissin yarattığı zayıflığı, omuzlarımda taşımayı tercih etmediğimi söylemememin bir ağırlığı yok. Edebiyat, benim için herkes olmanın dışında bir anlam ifade ediyor oysa. Hiç kimse olmak, öğretildiği kadar kötü bir şey değil. Hiç kimse olmak, anlamsızca ve rezil bir yaşamı kabullenmek demekte değil elbette. Her şeyi güzelleştiremeyeceğimi, herkese dokunamayacağımı biliyorum. Ama ya sadece bir şeyi dahi olsa güzelleştirebilirsem?

05-01-2024

bir küçürek öykü:

6. Vakit (2022)

İnşaat halindeki Camii’nin demirlerini gece çalıyor adam. Sabah erkenden kalkıp namaza gidiyor sonra. Allah’ım, diyor, affet bütün günahlarımı. 5 vakit arşınlıyor bu yolu. 6. vakit yine demir çalıyor. Evinin temelini bu demirlerle atıyor. Tuğlaları komşusunun evinden alıyor yine bir gece vakti. Kendi evinin temelini atarken, komşunun evinin duvarları zayıflıyor. Camii’nin minaresi sallanıyor. 10 yaşındaki bir çocuk dışında kimse bunun farkında değil. 5 vakit namazını kılıyor adam. Sabah erkenden kalkıyor hep. Allah’ım affet, diyor adam, bundan sonra evimde kılacağım namazımı. 5 vakit arşınlıyor bu yolu. 6. vakit veda ediyor Allaha. Son demirleri ve tuğlaları da çalıyor, artık evim tamam diyor.

07-01-2024

Edebiyat hayatımızın bir parçası veya hayatımızdan bir parça olabilir. Yine de edebiyatın hayatın kendisi olduğunu söylemek biraz zorlama bir söylem olabilir diye düşündüğüm oluyor. Edebiyat hayata elbet dokunur ya da tersi, hayat edebiyata dokunabilir. Ancak edebiyat, hayatın olağan gidişatı içerisinde bir müdahalede bulunmaz. Böyle bir derdi de yoktur. Duyurabilir ama durduramaz. Kelimelerin gücü, onları anladığımız kadardır. Bir eksiği, gediği, hatayı, zulmü, ağrıyı, güzelliği, sürgünü, kötülüğü anlatabilir ama bunlar için çözümü getirmez. Kaybolan anlam ve değerleri ortaya çıkarabilir, encamda bu kadardır. Yani geri kalan insanın kendi mücadelesiyle alakalı. Edebiyatın dünyayı güzelleştirmeyeceğini söylemenin -en azından bu çağda- yanlış olduğunu sanmıyorum.

08-01-2024

Andrey Zvyagintsev’in The Banishment (Sürgün) filmini The Return (Dönüş) filmini izledikten sonra merakla izledim. Dönüş filmindeki baba rolünü canlandıran Konstantin Lavronenko’yu bu filmde de baba rolünde izliyoruz. Rolünü hakkıyla canlandıran Lavronenko zaten 2007 Cannes Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülünü almış. Dönüş filminde 12 yıl sonra evine, çocuklarına dönen bir babayı canlandırırken, bu filmde yine 12 yıl sonra, çocukları ve eşiyle köyüne dönen bir baba olarak karşımıza çıkıyor. Aileyi temel alarak, bir çürümeyi anlatan bu öykü Zvyagintsev’in en iyi filmleri arasında yer alıyor. Vera’nın Alexander’a hamile olduğunu ama çocuğun ondan olmadığını söylemesinin ardından Alexander’in bir arabada otururken kardeşi Mark’a ne yapmasının doğru olacağını sormasına karşılık kardeşinin, öldürmenin de affetmenin de doğru olduğunu söylemesi, bir toplumun kendi değer yargılarını kaybettiğinin en çıplak itirafıdır. Sevgisizliğin en derinden hissedildiği, genel olarak sakin bir anlatımı esas alan bu film, karakterlerin içinde yaşadıkları boşlukları çok iyi yansıtıyor.

Yorum bırakın

bilmediğim bir şeyler var. biliyorum, koparırsam yeşilliği, ölecek. / sohrab sepehri