Babamın Gazetesi

doğu Kaşka |

Yavaş yavaş sabırla kurduğum kütüphanemi izlerken her seferinde dalıp gidiyorum. Bu öylesine bir cümle değil. Dakikalarca raflardaki kitapların sırtlarına bakıyor, bazı kitapları çekip çıkarıyor, arka kapaklarını okuyor, sayfalarına göz gezdiriyorum. Kitaplarıma gösterdiğim özen bazen kimileri için anlaşılmaz bir seviyede ve can sıkıcı olabiliyor. Ancak bunun benim açımdan bir önemi yok. Benim için önemli olan kitaplarıma gösterdiğim özen. Bunun da kimseye bir zararı olmadığını bildiğimden rahatım. Kitaplarımı çok temiz kullandığım için hiç kapağı açılmamış gibi duruşları, kütüphanemi gören insanlarda, bu kitapları okumadığım algısını yaratıyor. Bunun onlar için ne önemi var ki? “Bu kitapların hepsini okudun mu?” sorusuysa başlı başına anlamsız geliyor. Yine de kimseyi kırmamak için “bir kısmını,” deyip geçiyorum. Kitapların niteliği, niceliğinden daha önemli. Ancak kitaplara nesne olarak duyduğum sevgiyi de inkâr edemem. Niteliği olmayan binlerce kitap arasında olmak nefes almamı zorlaştırır. Hiç kitap daha iyi bir seçenektir o zaman. Eğlenmek için kitap okunmasına karşı değilim, sadece bu yönde okunmasına karşıyım.

Kalın, özel ciltli ve hepsinin kapağında serseri bir çocuk veya süslü bir kadının olduğu kitaplarla geçen vaktin tamamen boş olduğunu düşünüyorum. Bu kitapların kütüphanemin yanından geçmesine bile tahammül edemeyeceğimi biliyorum. Bunlara ayrılan zamanda onca değerli kitap okunabilecekken, sıkılıyorum denilip geçiliyor. Yani diyeceğim, bir açıdan nesne olarak kitaba duyduğum sevgiyi, nitelik belirliyor. O uzun dalışlarda, raftan çekip çıkardığım kitap genelde o an onu okuyup bitirme isteğiyle dolduruyor içimi. Sadece sırtlarına bakıp analiz edebilme yeteneğim varmış gibi kütüphanemi seyre daldığım anki ruh halime uygun kitapları almış oluyorum elime. Belki de aldığım her kitabı, almadan önce incelediğim için bilinç altıma yerleşiyordur. Bazı kitapları hemen okumak için alsam da daha uzun bir zamanı alabiliyor okumaya başlamam. Bunu bazen ben belirliyorum bazen benim dışımda gelişiyor. Bazı kitapların zamanı olduğuna da inanıyorum. Bazı kitapların da farklı zamanlarda birkaç kere okunması gerektiğine de.

Kütüphanem karşımda capcanlı dururken beni bu yolculuğa çıkaran ilk kitap düşer aklıma her defasında. Bir kitabın, binlerce kitaplık bir yolculuğa çıkaracağını ve bu yolculuğun hâlâ ilk gün ki heyecanla devam edeceğini bilemezdim. Sadece okumayla devam eden bir yolculuk olarak kalmayıp yanına yazmayı da ekleyecekti. Zaten daha okula dahi başlamamışken bana defter ve kalem alınması konusundaki ısrarımı düşününce, elime aldığım ilk kitabın bunun bahanesi olabileceğini de düşünmüyor değilim.

Kitap okunan bir evde büyümemenin bende yarattığı bir öfke var. Bu öfke kimi zaman anlamsız ve yersiz olabiliyor. Özellikle kitap okunan, edebiyat üzerine konuşulan, sanata değer verilen bir evde büyüyen yazarların anılarını okumak gizlemekten sıkıldığım bir kıskançlığı doğuruyor içimde. Bazen saçma bir şekilde o yazarlara karşı sinirleniyorum ama bu uzun sürmüyor. Onlara sinirlenmemi gerektirecek hiçbir şey yok. Benim öfkem kendi büyüdüğüm eve sanırım. “Babam bir gün bana Albert Camus’nün bir kitabını verdi,” demeyi çok mu isterdim? Bunun çocukluğuma bir getirisi olur muydu? Elbette olurdu ama bu cümleyi kurmak çok mu önemli? Ne cevap versem, yalan olacak gibi.

“Babam kitaplarımı yaktı” cümlesi nasıl? Bunu söylemek nasıl bir etki uyandırabilir? Hitler’e benzetsem çok mu abartmış olurum acaba? Bu kadarı da fazla olur sanırım.

Kendi halinde olmanın çoğu zaman iyi bir tarafı vardır. Bazense kendi halinde olmak sadece kötülüktür. Eğer masum bir insan haksızlığa uğruyor ve bunu görüp kendi halimizde biri olduğumuz için ses çıkarmıyorsak, kötülüğe ortak olmuyor muyuz? Babam böyle biriydi. Evini, ailesini savunacak biri değildi asla. Herkes kendi halinde bir adam, diyerek överken ben öfkelenirdim. Kendi halinde olması onu iyi biri yapmıyordu, bunu anlatmak istiyordum. Ancak bunu anlatarak bir iç dökme seansına çevirmeyeceğim bu yazıyı.

Hayatı spor gazetelerinden ibaretti. Bazen başka gazeteleri yine spor ekleri için alırdı. Kızıyordum ona ama içimden. Başka hiçbir şeyle ilgilenmediği gibi bir gün olsun bizi sormadığı için. Gazetelerinden nefret ediyordum. Neden o da bana defter ve kitaplarla dolu bir bavul bırakmıyordu? Babamın bavulu vardı ancak içi tıka basa boştu. Bu hayattan geriye hiçbir şey bırakmayacaktı. Bunun sadece kitaplarla, defterlerle olmadığını biliyorum. Babalığına dair de güzel hiçbir şey bırakmayacaktı. Babamın bavulu her açıdanağzına kadar boştu. Geride bırakacağı tek bir anısı yoktu. Kıskandığım ve kıskançlığımın öfkeye dönüştüğü bir gerçek.

Babamın bavulu yoksa da babamın gazeteleri vardı. Kütüphanemi izlerken aklıma gelen ilk kitabım da bu gazetelerin içinden girecekti hayatıma. Yüzlerce kitaba gözlerimle dokunurken yaşadığım heyecanın, babamın okuduğu gazete arasından düşen bir kitapla başlamış olduğu da sıradan bir hikâye olamazdı değil mi? Küçük Kibritçi Kız kitabı, bir gazetenin hediyesi olarak babamdan habersiz evimize girmişti ve o okumak için gazeteyi açtığında kitap yere düşmüş, ben almıştım. Böyle bir kitapla karşılaşmam, okuduktan sonra benim için zor geçen birkaç güne sebep olmuştu. Hatta yıllar sonra da Küçük Kibritçi Kıza Ağıt adında bir öykü yazarak o ilk kitabımı anmıştım.

Babam aldığı gazetenin içinde kitap olduğunu bilmiyordu tabii ki. Her gün eve beş altı gazeteyle gelir, yanına dizer, sırayla spor sayfalarına bakardı. Gazetelerden nefret ederken, bir anda içinden kitap çıkabilecek önemli nesnelere dönmüştüler. Bir süre kitap çıkmadı ancak babamın gazeteleri hep aynı düzende eve girmeye devam etti. Bir gün yine gazetelerini dizip eline bir gazete almıştı ki, içinden bir kitap daha çıktı. Yanlış hatırlamıyorsam o da Sefiller romanının çocuklar için kısaltılmış versiyonuydu. Yine aynı heyecanla kitabı alıp okumuştum. Zaman geçtikçe kitaplara olan ilgim artmış, gördüğüm her şeyi okumaya başlamıştım. Artık gazetelerin spor sayfalarını çöpe atıp geri kalan sayfalardaki dikkatimi çeken yerleri okuyordum.

Okumanın, okumayı keşfetmenin, okudukça hecelemekten kurtulmanın sevinci babamın gazeteleri arasından düşecek kitaplardan medet ummayı bırakmamı, artık daha özel bir arayış içerisinde olmamı sağladı. Kendim arayarak, tanıyarak kitaplara ulaşıp okuyacaktım. Açıkçası o zamanlar okulun almamızı söylediği kitaplardan başka, kırtasiyelerin kitap satıp satmadığını bilmiyordum. Sahaflardan, kitapevlerinden pek haberim yoktu. İstanbul’da yaşıyorduk ama sonuçta daha küçüktüm. Beykoz’un mahalleleri ve yaz aylarında gittiğimiz köyümüzden başka bir yere çıkmamıştım. Beykoz’da Burunbahçe’den başlayarak Dedeoğlu parkı yakınlarına kadar duvarlara çizilen resimleri çok net hatırlıyorum. Duvarda resmi çizilmiş bir adam vardı ve altında Orhan Veli yazıyordu. Kitapları keşfettikçe o adamın da kim olduğunu keşfedeceğimi bilmiyordum.

Artık okula giderken önünden geçtiğim büfenin gazeteleri koyduğu raftaki tüm gazetelere bakıyordum. Sağını solunu inceliyordum. Gazetelerin belirli aralıklarla hediye olarak kitap veya başka ekler verdiğini öğrenmiştim. Babamın gazetelerini koltuğunun altına sıkıştırıp eve gelmesini beklemek yerine, kendim gazeteleri kontrol ediyor, varsa kendi gazetemi kendim alıyordum. Böylece dokuz on kitaptan oluşan bir “kütüphanem” oluşmuştu. Benim için o yaşta çok büyük bir sayıydı. Büyüdükçe kitaplar bana yetmemeye başladı. Her gün okuduğum, okuma hızım da geliştiği için kitaplar daha çabuk bitiyordu. Başka kitabım olmadığı için bitirdiğim kitapları tekrar okuyordum. Monte Kristo Kontu romanının çocuk versiyonunu bitirir bitirmez, araya bir dakika dahi koymadan baştan okumaya başlamıştım.

Gazetelerin kitap hediye etmesini beklemek işkenceydi. Kütüphaneleri keşfetmem benim için paha biçilemez bir keşifti. Binlerce kitapla aynı oda içerisinde olmanın hazzı müthişti. Dokuz on tane kitaptan oluşturduğum kütüphanemin heyecanını yaşıyordum yine de. O heyecanın büyüklüğü, niceliği aşıyordu. Bir kitap veya bin kitabın yarattığı mutluluk aynı değerdeydi. Okuduğum kitapların bende kalmasını istiyordum. Okuduktan sonra geri götürmek beni üzüyordu. Yavaş yavaş para biriktirip kitap almaya başladım. Kitap satın almanın, satın aldığın kitabı okumanın ve o kitabın sende kalmasının değerini artık çok iyi biliyordum. Kitaplarım giderek çoğalıyor, her okuduğum kitap bana başka kitapların kapısını açıyordu. Başka hayatlar, başka dünyalarla tanışıyor, büyüdüğüm mahalleye sığamıyordum.

Kısa kısa yazılar yazmaya da başlamıştım. Turuncu büyük spiralli bir defterim vardı. Her gece oturuyor, karalıyordum. Şiir desen değil, öykü desen değil. O zamanlar mükemmel şeyler yazdığımı hissediyor, okuduğum yazarlar gibi benim de kitabımın olduğunu hayal ediyordum. Her kurduğum cümle, okuduğum kitapların taklidinden başka bir şey değildi ama bana öyle gelmiyordu. Bazen okuyup beğendiğim bir cümlenin birkaç kelimesini değiştirip defterime yazıyor ve gerçekten seviniyordum. Her gün yazdığım için defterlerim çok çabuk bitiyordu. Birkaç ay içerisinde üç dört defter doldurmuştum bile. Bir yeşil, iki siyah ve bir turuncu defterim vardı artık. Renklerine kadar hatırlıyorum. Okulda gördüklerim, okuduğum kitaplardan anladıklarım ve tabii ki “kendime ait” şiir, öykülerle doluydu defterlerim. Yazım çok kötü olduğu için bazen bir deftere yazıyor, ardından başka deftere daha yavaş, temiz geçiriyordum. Şimdi anlıyorum ki yazmaya herkes biraz da taklit ederek başlıyor. İnatla devam edip gerçekten bu işi yapmaya karar verdiğinde kendi sesini bulmaya başlıyor. Başka seslerden beslenirken kendi sesini nasıl duyacağını anlıyor zamanla. Niye yazmak istediğimi, nasıl yazmaya başladığımı düşününce, kendime ait bir sesimin olması cazip gelmişti belki de. Evin içerisinde veya dışında konuşamadığım, anlatamadığım her şeyi yazarak insanların yüzüne vurmak istemiştim. Kahramanlık yapabilecek bir karaktere sahip değildim. Bunun en kolay yolu yazmaktı. Yazmak cesaret işi olduğu kadar korku işiydi de. İkisini bir arada, dengede tutmak gerekiyordu. Babama bana neden defter ve kitap dolusu bir bavul bırakmadın diyemezdim. Anlamazdı. Ama bunu yazabilir, anlamasını da beklememe gerek kalmazdı.

Neden yazmaya çalışıyordum? Beni içine çeken hangi cümlelerdi? Hangi cümleler çıkıp gitmek istiyordu? Okuma yazmayı öğrenmemişken defter, kalem alıp sadece ABC yazarak, kelimelerle örülü dünyamı kurmaya başlamamış mıydım zaten? Şimdi bu üç harfe anlam yüklemek neyin nesiydi? Niye yazıyordum? Babamın gazetelerinin arasındaki kitaplar bana ne yapmamı salık veriyordu? Yoksa ben bu kitapları da mı kıskanıyordum? Neden yazıyordum?

Bildiğiniz gibi, biz yazarlara en çok sorulan, en çok sevilen soru şudur: neden yazıyorsunuz? İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya –tıpkı bir rüyadaki gibi– bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.

Orhan Pamuk’un 7 Aralık 2006 tarihli Nobel konuşmasında söylediği bu sözlerin hepsini kendi “neden yazıyorum?” sorumun cevabı olarak görüyor, üzerine sadece bir cümle eklemek istiyorum. Neden yazıyorum? Babamın gazetelerinden kurtulmak için yazıyorum.

Kütüphanem büyüdükçe odama daha çok kapandım. Klasiklerin ne olduğunu öğrendim. Kitaplar arasında ayrım yapmaya, hangi eserlerle daha çok zaman geçirmem gerektiğini az çok kestirmeye başladım. Her kitap başka bir kapı açarken her kitapta defterime yazdığım cümlelerin aslında benden çok çok önce kurulmuş olduğunu gördüm. Yazdıklarımı beğenmedim, alay ettim. Böylece daha az defter bitirir, daha az defter alır oldum. Az yazmanın, çok yazmak olduğunu anlıyordum belki de.

Babamın gazetelerine artık tenezzül dahi etmiyor, o gazetelere harcadığı boş zamana kızıyordum. Daha çok okudukça kızmamayı öğrendim. Çünkü onun dünyası bu gazetelerden ibaretti. Benim kendi dünyamı oluşturmam gerekiyordu. Onun dünyasında kaybolamazdım. Babamın gazetelerinin zamanı durmuştu. Babamın gazeteleri bana bir kitap vermişti ve ben o kitap üzerine ekledikçe eklemiş, kendime yeni bir dünya kurmuştum.

03.26.2024 – parsomenfanzin.com

Yorum bırakın

bilmediğim bir şeyler var. biliyorum, koparırsam yeşilliği, ölecek. / sohrab sepehri