Bir Kütüphaneyi Arındırmak

doğu Kaşka |

Uzun zamandır kütüphanemi durulaştırmak üzerine düşünüp duruyorum. Kütüphanemi bir metinmişçesine ele alıyorum, yazdığım metinde şu ya da bu olsun ister miydim, yazdığım yazıyı nasıl temizler, nasıl daha arı hale getirirdim diye kendime bunları sorarken, aynı zamanda kütüphanemdeki kitapları inceliyorum.

Uzun zamandır kütüphanemi durulaştırmak üzerine düşünüp duruyorum. Kütüphanemi bir metinmişçesine ele alıyorum, yazdığım metinde şu ya da bu olsun ister miydim, yazdığım yazıyı nasıl temizler, nasıl daha arı hale getirirdim diye kendime bunları sorarken, aynı zamanda kütüphanemdeki kitapları inceliyorum.

Kitaplığımda kötü yazılmış metinlere yer vermek istememe rağmen hâlâ bu kitapları çıkarmaya karar vermek çok zor. Aldığım, okuduğum her kitaba, sadece nesne olarak dahi baktığımızda, verdiğim değer, o kitabı rafımdan çıkarmam önünde engel oluşturuyor. Beğenmediğim, kötü bir metin olarak baktığım kitaplarla manevi bağ kuramıyor olmam, nesne olarak kitabın değerini hiç sarsmıyor. Kitaplara olan özel yaklaşımımdan, sıkıldığım metinlerde yararlanmış oluyor böylece.

Yine de kütüphanemi daha duru bir hale getirebilmek için kendimle kavgaya tutuştuğum vakitlerde, kendi kendime çıkarmamak için bahaneler sunup, ikna olduktan sonra tekrardan kütüphanemi izlemeye, zaman zaman bu beğenemediğim metinleri tekrardan açıp, yeni bahaneler bulmaya çabalıyorum.

İleride bir çocuğum olursa ona bırakacağım en büyük mirasımın kütüphanem olacağı gerçeği içimi anlatamadığım bir mutlulukla dolduruyor. Mutluluğuma karşılık aklıma ilk gelen “eğer bu kütüphane çocuğumun mirası olacaksa, kötü metinlerin rafımda ne işi var?” oluyor.

Salah Birsel Nezleli Karga kitabında “Ben elli yaşlarıma gelinceye kadar başladığım bir kitabı, kötü de olsa, bitirmeden elimden bırakmazdım. Sonraları bu alıklığımdan vazgeçtim. Çünkü siz mıymırık bir kitabın üstünde oyalanırken, öte yanda sizi bekleyen binlerce şahyapıt vardı.” diyor. Elli yaşına gelmeden, onca zaman kaybına uğramadan, kitapları yarım bırakma hakkımı yirmibeş yaşımda tanımışken çocuğuma bırakacağım bu mirası daha doğru bir hale getirmek istemek benim açımdan daha önemli hale geliyor.

Bir kitabı beğenmemeye rağmen bitirmeye çalışmak, kitaplarla aramızda oluşan bağın, biraz daha toy hali. O kitabı bitirememeyi, yarım bırakmayı biraz da kendimize yakıştıramıyoruz. İyi bir okur olma yolunda çekilen bu sancı, kabullenememe durumu zamanımızı verebileceğimiz daha iyi eserleri kaçırmamıza, daha geç okumamıza sebep oluyor.

Salah Birsel’in elli yaşına kadar devam eden bu durum konuştuğum bazı yazar arkadaşlarımın da mustarip oldukları ama bir türlü yenemedikleri hastalığa dönüşmüş. Şanslıyım ki ben bunu daha erken yenebildim. Kimi zaman tekrardan bu hastalığa yakalansam da çoğunlukla üstesinden gelebiliyor, kendimi daha iyi metinleri okuyup, üzerine düşünmeye adıyorum. Ancak bu duruma karşılık, o kitapları bir türlü rafımdan çıkarmıyor, çıkaramıyorum.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okurken, daha kitabın ortalarında, bu kitabı daha önce neden okumadım, diye sormuştum kendime. Asıl kırılma noktam da orada oldu. Yarım bırakabilmeyi, bu kitabı neden daha önce okumadım, dediğimde başarabildim. Ben mıymırık bir kitabın üstünde oyalanırken, okumam gereken asıl kitabı/kitapları görememiş, görsem bile vakit ayıramamıştım.

“Belki de bu yaşında okuman gerekiyordu, daha erken okusan bu tadı alamayacaktın,” diyen de oldu. Bu yaklaşım o an için avunmam açısından doğru bir cümleydi. Kimi zaman, kimi kitaba göre bu yaklaşımı doğru bulduğum oluyor fakat bunun arkasına sığınarak kaçış yolu yaratmayı istemiyorum. İyi kitap sadece bir kere okunarak anlaşılamayabiliyor, bazı kitapları defalarca okumak, okudukça daha da zevk almamıza, metinde kaybolmamıza olanak sağlıyor. Kör Baykuş romanını sadece Necatigil çevirisinden yaklaşık yirmibeş kere okuduğum, her okuduğumda daha çok sevdiğimden biliyorum.

Mıymırık bir kitabı hâlâ bu yazıda dahi rafımdan çıkarabilmiş değilim. Nasıl metin yazılması açısından okuduğumuz şaheserlerin yanına, nasıl metin yazılmaması gerektiğini anlamak için bu kitapların okunması gerektiğini savunacak değilim. Yine de bazen bu kitapların okunmasını, yazar çağdaşımızsa eğer çağdaşlarımızın nelerle uğraştığını, neler yaptığını görmemiz açısından önemli buluyorum. Fakat sosyal medyada bir an da yankı bulan, herkesin paylaştığı, üzerine bir cümle söylediği, yine aynı hızda unutulan bir kitabın bu zamanı harcamaya değeceğini düşünmüyorum. Bazen bu konuda çok katı olduğumu hissetsem de bu katılığın beni iyi metinlere götürdüğü bilinciyle yaklaşmak beni sevindiriyor.

Sohbet arasında, yazmaya hevesi olan arkadaşlarımın bazıları, nasıl yazmak gerektiğini sorduklarında, öncesinde nasıl yazmaması gerektiğini öğrenmelerini söylüyorum. Kitaplığımdaki kötü bulduğum metinleri öneriyorum onlara. Ancak rafımdan çıkarıp hediye edemiyorum. Rafımı genişletemiyor, arındıramıyorum.

Sanırım burada kitaplara duyduğum manevi sevginin, hazzın yanında, nesne olarak duyduğum yakınlık, istifçi ruhum devreye giriyor. Elim o kitaba gitmiyor, nasıl yazmaması gerektiğini öğrenmek için bu kitapları önerirken, kötü bir metin hediye etmenin doğru olmayacağını düşünüyorum. Adımı bu kitaplarla yan yana getirmek istemiyorum belki de. Ancak kitabı önermenin açıklamasını kendime dahi yapamazken, bu çelişkiyle yine kitaplığımı izliyorum. Kendine yakıştırmadığını, başkasına verme, demişti bir tanıdığım. Hediye etmememi böyle açıklayarak kendimi rahata erdirebilirim sanırım.

İlerde bir çocuğum olursa bırakmak istediğim bu miras, dolu dolu olmalı derken, bu sefer aklıma başka bir şey geliyor. “Kendisi okuyarak hangi metnin iyi hangi metnin kötü olduğuna karar versin,” diyorum. Bu sefer o kitapları çıkarıp, ona sadece kendi sevdiğim, beğendiğim kitapları dayatmış olmak istemiyorum. Sonra kendimi bunun istifçi ruhumun bana söylettiğini itiraf etmeye zorluyorum. Hangisi iyi, hangisi kötü diye zamanını harcayacağına, iyi metinleri, klasikleri okur, zamanla eğer benim rafımdan çıkarmaya çalıştığım kitaplara denk gelir, okumak isterse okur zaten diyorum. Mesela Dostoyevski’yle okumaya başlayan birinin onu rahatsız etmeyen, en azından okurken bir kerecik olsun kafasını kitaptan kaldırıp, tavana ya da gökyüzüne bakıp, “of be,” dedirtmeyen kitabı okuyabileceğini sanmıyorum.

Birkaç defa çıkarmak istediğim kitapları toplayıp, odanın ortasında üst üste dizdim, yanlarına oturup ne yapabilirim bu kitaplarla, diye sordum kendime. Sahafa satıp yerine daha iyi kitaplar almayı düşündüm. Odanın içerisinde volta atarken kendime geldiğimde o kitapları tekrar rafa dizmiştim bile. Her ne kadar kötü olsa da kitaplığımdan kitaplarımı koparamıyor oluşum kimi zaman beni yoruyor. Bu kitap neden burada, diyorum fakat değişen bir şey olmuyor.

Yazdığım metinleri defalarca okuyup, her gün düzenli günlük yazıp, günlükte yazdıklarımı bir öykü, deneme için not tutuyor gibi düşünürken her defasında en çok düşündüğüm konu yazdıklarımı nasıl daha da arındırabilirim oluyor. Kütüphaneme de bu açıdan bakıp daha duru hale getirmek için kendimi zorluyorum. Estetik açıdan da bunun daha iyi olacağına inanıyorum. Kütüphanenizden çıkaramasanız dahi, bir kitabı beğenmediğinizde, zorlandığınızda yarım bırakıp, daha iyi metinleri bulmaya zaman harcamanın bile daha anlamlı olduğunu düşünüyorum.

06.09.2023 – oggito.com

Yorum bırakın

bilmediğim bir şeyler var. biliyorum, koparırsam yeşilliği, ölecek. / sohrab sepehri