“Gökteki kuş, nehirdeki balık, doğmamış çocuk zehirlenecek.”
11-02-2024
Füruzan’ı kaybettik.
13-02-2024
Farsçanın kendine ait bir ritmi var ve bu ritim içimde inanılmaz bir huzur doğuruyor. Furûğ Ferruhzâd’ın ses kayıtlarını hiçbir şey anlamama rağmen tek tek sonuna kadar dinlemiştim. Sözlerin ne anlama geldiğini bilmiyor ancak hissediyordum sanki. İran edebiyatı çok ilgimi çekiyor ve bu sebeple Farsça öğrenmeye başladım. Hiçbir söz bilmeden, şarkı söylüyorsunuz gibi bir his.
14-02-2024
İliç’deki maden için yıllardır bu işin sonunun iyi bitmeyeceğini haykıranlar gözaltına alınırken bu işin asıl sorumlularına soru dahi sorulmayacak. Gökteki kuş, nehirdeki balık, doğmamış çocuk zehirlenecek. Zehirleniyor. Her geçen gün katlediyorlar tüm değer ve yaşam alanlarımızı. Onlara hiçbir şey olmuyor, olmayacakta. Bir şeylerin değişeceğine veya birilerinden hesap sorulacağına dair bir inancım yok. Çünkü bunların artık kendimizi avutmaktan öteye gitmediğini görüyorum. İnandığımız doğru ve ilkelerimizle yaşamak, bu hep böyle olacak ama umut…
Bugün dünya öykü günü. İçimde heyecan var desem yalan söylemiş olurum. Kutlamak dahi istemiyorum. Edebiyatın hayatımdaki yerine rağmen artık bir umut yaratamadığını hissediyorum bazen. O kadar fazla kötülük var ki etrafımızda “bir öykü bununla nasıl başa çıkabilir,” diyorum. Edebiyata inancımı yitirmiş değilim, sadece “sakin bir yurt edebiyatla mümkün” mü bilmiyorum. Sanırım artık mümkün değil. Umarım yanılıyorumdur. Umarım bu sadece hissettiğim acının bana söylettikleridir. Umutsuzluğumun da farkındayım. Ancak bunca kötülük, bunca sessizlik yüreğimde korkudan başka bir şey yaratmıyor.
16-02-2024

Ayhan Geçgin’in son romanı Dünyalararasında gerçekten arada kalmış bir roman. Seçilen mekân, kahraman, olaylar hep bir şeylerin arasında savruluyorlar. Bir yere dokunmak istiyor Geçgin ancak tam dokunacakken kendini geri çekiyor. Tam dokunmuyor, dokunamıyor. Karakterimiz Rayber varla yok arasında. Kendisi de bunu sorguluyor ancak tüm roman boyunca sadece bunu görüyoruz. Burada bir var olma savaşı yok. Her şey çok sönük ve silik. Belki de hikâyeye vermek istediği silik sahneler, romanın iliklerine kadar işlemiş. Böyle hassas bir konu seçiliyorsa, bu kadar çok sorunun bırakılması romanın niteliğini aşağıya çekmez mi? Roman bir şeyi çözmek zorunda değil, çözmüyor da. Ancak duyabileceğimiz bir seste yok. Çok cılız bir ses, arada kalmış ve bilinçli bir tercihle arada kalmak isteyen bir ses. “Hep mezarsız ölüler, hep ölüsüz mezarlar.” gibi ikilemlerin arasında kalan cümlelerle dolu roman. Bu tezatlıkların bir derinlik taşıdığını söyleyebilmem biraz zor. Karakterin kararsızlığı, romanın kendi kararsızlığıyla aynı durumda. Burada kararsız kalmış bir roman okuduğumu hissettim. Daha çok yakın zamanda yaşanan ve yüzlerce cana sebep olan bir savaşın kaçak bir anlatısı bu. “…ölmekte niye bu kadar acele ediyorsunuz?” diye soran adama karşılık “…halkımız bu haldeyken ne yapalım, kendi canımızın sevdasına mı düşelim?” diye sert bir karşılık veriyor genç kız. Lâkin hikâye boyunca anlatıcının dünyalar arasında gidip gelmelerini okuduğumuz için, ölmekte ısrar eden kim, neden ölmek istiyorlar, halkımız kim, nasıl bir halde, anlayamıyoruz. Günümüzde, kırk yıldan fazladır bu yaşananlardan haberi olmayan biri yoktur herhalde ama haberi olmayan biri ne anlayabilir? Yoksa o da anlamayı mı versin?
Ayhan Geçgin’in son romanı beklediğimin çok altında kalan bir metin. Anlatmakla anlatmamak arasında kalmış bir hikâye.
18-02-2024
Ayın 14’ünde yazdığımı düzeltmek istemedim. Hissettiğim acı ve hüzün bana umutsuz bir profil çizdirmiş olabilir. Edebiyatın benim için gücünü ve yarattığı umudu dahi yok sayıyor gibi bir anlama çıkarabilir. Ancak o yazdıklarımı düzeltirsem, kendi duygu ve hislerime ihanet edeceğimi hissettiğimden bunu yapmadım. Hepimizin umutsuz düştüğü anlar vardır. Yine de bu umutsuzluğu yazarak aşmaya çalışıyorsak, edebiyatın gücüne olan inancımızdan ötürü değil midir?
19-02-2024
Hiçbir anlamın kaybolmayacağını biliyorum. Bunu bilmek bana yazmak için bir sebep veriyor.
