
Ev/sizlik-Yurt/suzluk
Duvar Ortadoğu’da harç ve tuğladan öte bir anlam ifade eder. Sığınmanın gölgesi ve güveni, anlamsız bir sınırın korkusu, hapsin, sürgünün ve ölümün sertliği aynı zamanda. Çünkü duvarın keskin kuralları vardır. Çizdiği sınırların içerisinde mahkûm ettiği gibi yine duvar bir yuvanın en önemli ayrıntısı da olabilir.
Yıkılmak, yok olmak, altında kalmak, geçmek, sürgün olmak, aşmak, sığınmak, korunmak, var olmak hepsi duvarın yanında durabilecek deyimlerdir. Duvar hepsini içinde barındırır. Bu yüzden duvar güç olduğu kadar en aciz zayıflığın da kendisidir.
14 Mayıs 1948 günü, İsrail’in kuruluşunun ilan edildiği tarihti. Ertesi gün, 15 Mayıs’ta yüz binlerce Filistinli için sürgün, etnik temizlik ve zorla göçün başlangıcıydı. Filistinliler her yıl 15 Mayıs’ta bunu Nekbe Günü (Büyük Felaket) olarak anıyor. Evsizleşmenin, sınır dışı edilmenin ve bir sınır içinde hapsolmanın, aynı zamanda ölümün lanetli günü. Eve dönme umuduyla hala Filistinliler evlerinin anahtarları saklarlar. Bu kalmak için bir sebep aynı vakitte direnmek için bir anahtardır. Çünkü anahtarını kaybetmek açacak bir kapı bulamamak demektir. Bu anahtarı kaybetmek evinizi, köyünüzü bir turist gibi gezmeniz, ardınızda bıraktıklarınızı olmaması gereken şekilde görmeniz demektir.
1948 yılında başlayan işgali Edward Said şöyle anlatır: “Filistinlilerin gözünde 1948, kendi kaderlerini tayin etme arayışlarının başladığı tarihtir. Bu süreç 1967’de başlamaz. 1967 sadece İsrail’in fethini tamamlamıştır. 1948’deyse Filistinlilerin topraklarının tamamı, Yahudi halkın ülkesi olarak İsrail devleti tarafından askeri yolla ele geçirildiği gibi, geride kalan ve İsrail’in nüfusunun kabaca yüzde 20’sini oluşturan Arapların toprak sahibi olma hakları da yok sayıldı. İsrail’deki toprağın çok büyük kısmı, Yahudilerin devletinin kontrolünde. İkincisi, 400’den fazla Arap köyü yerle bir edildi ve bu köyler daha sonra, kibbutizmi kuran İsrailli yerleşimcilerin tasarrufuna geçti. İsrail’deki her kibbutz bir Arap mülkü üzerine kurulmuştur. Bu yüzden, 1948’in iltihaplı yarası, olduğu gibi vahametini korurken, İsrailliler de 1948’den sonra, ‘Filistinlilerin başlarına gelenlerde bizim hiç sorumluluğumuz yok, liderleri öyle söylediği için topraklarını bıraktılar,’ demekten vazgeçmediler.”1
“Hayfa’ya Dönüş”2 adlı öyküde, yirmi yıl sonra tekrardan Hayfa’ya döndüğünde Sait “Ben bu Hayfa’yı biliyorum ama o beni tanımayı reddediyor.” diyecektir. Çünkü geride bıraktıklarınız değiştiği kadar siz de değişirsiniz. En çok geride bırakılanın sizi reddetme, tanımama hakkı vardır. Sait hem her şeyin farkındadır hem de bazı durumlar karşısında çaresizdir. Karısının “Hayfa’yı bir daha göreceğimi hiç sanmıyordum.” cümlesine karşılık, “Sen görmüyorsun zaten. Onlar sana gösteriyor.” der. Bu artık anahtarı kaybettiğinin kabullenişidir. Gösteren sahip konumundadır, çalmış olsa dahi. Kanafani’nin yazdıklarındaki bu tutumu, Filistin için mücadelenin, direnişin ne kadar önemli olduğunu gösteren niteliktedir. Sadece Filistin için değil, hakları elinden çalınan tüm halklar için gerçeklik böyledir. Geçmişi unutturmak istemeyen Kanafani, hatalarla yüzleşmenin, tekrardan bu hatalara düşmemek için bunları hatırlamanın önemini öykülerine işlemiştir. Ülke yitirilmiştir, ev yitirilmiştir, binlerce can, özgürlük ve zaman yitirilmiştir. “O zamandan beri hakikaten yirmi yıl geçmiş olabilir miydi?” diye düşünen Sait aslında zamanını yitirdiğini itiraf ettiğini fark etmez. Köksüz insan’ın yitirdiği bu zaman, sadece geçen zamanı değil, yaşanmayan zamanı da işaret eder.
Her şey, hiçbir şeydir artık. Her şey zihinlerinde canlıdır ancak bu hiçbir anlam ifade etmez. Zihinlerindeki Hayfa’nın sokakları, yirmi yıl sonraki Hayfa’nın sokaklarıyla örtüşmez. Tabelalar değişmiştir, bildikleri sokaklardır ama artık bilmedikleri bir yurttur burası. Edward Said bir söyleşide, “İsrail’e gittiğinizde gördüğünüz bütün yol tabelalarının İngilizce ve İbranice olmasıdır. Tek bir Arapça tabela göremezsiniz. Yani, eğer bir Arap’sanız ve İbranice ya da İngilizce bilmiyorsanız, bu yollarda kaybolup gideceksiniz demektir. Zaten olması tasarlanan da budur.” 3der. Hayfa’da bildikleri yollarda kaybolmuşlardır. Evlerinin önüne kadar giderler ama kaybolmuşlardır. Evin içine girerler, ev hemen hemen yirmi yıl öncesiyle aynıdır ancak yine de kaybolmuşlardır. Çünkü her şey aynıdır ama hiçbir şey aynı değildir.
Evlerin hepsini bilirler, önceden bu evlerde yaşayan komşularını tanırlar. Ancak ne komşuları artık bu evde yaşıyordur ne de evler bildikleri evdir. Sait’in “Zili bile değiştirmişler.” cümlesi her şeyi açıklayan niteliktedir.
Ülkesinin anahtarını kaybedenlerin, duvarların ardında kalanların ve bunun için adım atmayanların trajik hikayesidir bu. Ev, tam olarak özgür olduğun toprağın üzerine kurulur. Bunun dışındaki tüm evler birer kamburdan öteye geçmezler. Kuşlar bile bunun farkındadır. Bu yüzden insanların erişebilecekleri yerlere yuvalarını yapmazlar.
Ev nedir? Ev sadece birkaç duvarın bir araya geldiği bir yapı olarak mı zihnimizde ve dünyada yer kaplar? Kanafani’nin öykülerindeki evleri nasıl nasıl ele almalıyız? Ev ve yurt aynı anlam ve değerleri de, tersi durumları da içinde barındırabilir. Ev, bir insanın yurdudur eğer vatan dediğin toprakların üzerindeyse. Ancak ev, yurdundan koparıldığın, kaçtığın bir yere kurulduysa, buna da yurt diyebilir miyiz? Yoksa ev böyle bir durumda yurtsuzluğu mu ifade eder? Hannah Arendt’in söylediği “Yurtsuz insan insan değildir.” sözünü hatırladığımızda Kanafani’nin öykülerindeki kaçış ve kalma olguları daha çok anlam kazanır. Ev, bir nevi, insan olma, olabilme, kalabilmenin mekânıdır. Yurtsuz insanın, kaçmakla kalmak gerçekliği karşısında arada kalmışlığını, bu hakikat temelinde insan olma mücadelesini hatırlatır bize. Kanafani evler kurar, yurdun dinmeyen acısını hisseder, hissettirmek içinse ter döker yazdıklarında. Filistin hakikati karşısında Kanafani’nin durumunu, Adorno’dan bir alıntıyla anlatmak gerekir.
“Yazar, bir ev kurar metninde. Kağıtları, kitapları, kalemleri ve evrakları bir odadan ötekine taşıyıp dururken yol açtığı kargaşanın aynısını düşüncelerinde de yaratır. Kah memnun kah huzursuz, içine gömüldüğü eşyalardır bu düşünceler. Onları şefkatle okşar, kullanır, eskitir, karıştırır, yerlerini değiştirir, tahrip eder. Artık bir yurdu kalmamış kişi için yaşanacak bir yer olur yazı. Orada, tıpkı vaktiyle baba evindeki gibi, çöp ve lüzumsuz eşyanın da birikmesi kaçınılmazdır. Ama şimdi bir kilerden veya sandık odasından yoksundur ve zaten bu artıklardan ayrılmak da kolay değildir. O da, sonunda sayfaları hep ıvır zıvırla doldurmak pahasına, odadan odaya sürükleyip durur bunları. Kişi, kendine acıma duygusuna yenik düşmemek için bir teknik zorunluluğa da dikkat etmelidir: Zihinsel gerilimin gevşeme olasılığına karşı her zaman uyanık olmak ve yapıtın üzerinde kabuk bağlamaya veya hedefsizce oraya buraya sürüklenmeye başlamış her şeyi atmak – üstelik, şimdi yavan ve cansız biçimde ortalıkta dolaşan bu artıkların geçmişte, bir tatlı dedikodu gibi, büyümeyi kolaylaştıran o sıcak atmosferi beslemiş olduğunu bile bile. Sonunda, yazara kendi yazılarında bile yaşanacak yer kalmamıştır.”4
Hayfa’yı terk ederken çocukları Haldun’u alamazlar. Saitle eşi Safiye en çok da Haldun’u görme umudu içerisindedir. Zilin bile değiştiği bir yerde, Haldun’u bıraktıkları gibi bulmayı mı ummuşlardır? “Burada, bu iğrenç yenilginin enkazı arasında kendini bulmak için onu aramalısın.”5 Hayfa, artık bir enkazdır burayı terk edenler için. Haldun’un adı artık Dov’dur ve İsrail askeridir.
Ülkesini, evini terk etmenin, köksüzlüğün acısını en derinden hisseden Saitle Safiye, bu utançla nasıl Haldun’un karşısına çıkacaklarını bilemezler.
“Suç yirmi yıl önce başladı ve bedelini kimin ödediği konusunda kuşku yok. Suç, onu burada terk ettiğimiz gün başladı.” diye itirafta bulunur Sait. Bu bir nevi evine, Hayfa’ya karşı itirafır.
“Ama biz onu terk etmemeliydik. Bunu biliyorsun.”
“Evet, tabii. Hiçbir şeyi terk etmemeliydik. Ne Haldun’u, ne evi, ne de Hayfa’yı!”
Kendi arasında bunları konuşan bu karı-kocanın cümlelerinin hiçbir anlamı yoktur artık. Kendi içinde bir anlam ifade edebilir ancak bir şeyleri değiştirebilecek güçte değillerdir. Dov’la karşı karşıya geldikten sonra Dov’un sitemi çok yerindedir.
“Hayfa’yı terk etmemeliydiniz. Madem bu mümkün değildi, bedeli ne olursa olsun bir bebeği beşiğinde terk etmemeliydiniz. Bu da mümkün olmadıysa, geri dönmeye çalışmaktan asla vazgeçmemeliydiniz. Bunun da mı mümkün olmadığını söylüyorsunuz? Yirmi yıl geçti! Yirmi yıl! Bu kadar zamandır oğlunu geri almak için ne yaptın? Yerinde olsam, sırf bunun için silah kuşanırdım. Bundan daha güçlü bir istek olabilir mi? Hepiniz zayıfsınız! Zayıf! Geçmişe dönüklüğün ve tutukluğun ağır zincirleriyle bağlısınız! Sakın bana yirmi yılı ağlayarak geçirdiğinizi söylemeyin! Gözyaşları eksik olanı ya da kaybedileni geri getirmez. Gözyaşları mucize yaratmaz! Dünyanın bütün gözyaşları birleşse de, içinde, kayıp çocuklarını arayan bir anne-baba olan küçük bir sandalı taşıyamaz. Demek yirmi yılını ağlayarak geçirdin. Şimdi bana bunu mu söylüyorsun? Senin sersem, kırık dökük silahın bu mu?”
Dov her şeyin farkındadır. Anne ve babasının onu terk etmiş, kendi evleri için hiçbir şey yapmamış olmasına öfkelidir. “Yerinde olsam, sırf bunun için silah kuşanırdım.” cümlesi çok anlamlıdır. Kendisinin askerliği seçmiş olması, silah kuşanması bu durumda anlaşılırdır. Devrim yoksa, karşı-devrim vardır. Bu etkisizliğe karşı, tepki İsrail askeri olarak kendini dışa vurmuştur. Belki de Filistinlilere karşı daha yoğun bir öfkeyle saldıracak, saldırganlaşacaktır. Özünden kopmak, bütünleştiğin yabancıya karşı kendini ispatlama psikolojisini doğurur. Evini terk edende, terk edilende özünden uzaklaşmıştır. “Üzerine ve çevresine yayılmış toprak birikintileri onu öldürememişti.”6 Dov yaşıyordu, bu yenilginin enkazı altından sağ çıkmıştı ancak buna yaşamak denebilir miydi? Kendi özünü, kendinden bir parçayı bulmak için Hayfa’ya geri dönen Saitle Safiye, daha çarpıcı bir gerçekle karşılaşmışlardı. Kanafani’nin tüm tarihsel bilinciyle, öykülerinde bunu ortaya çıkarmak ve Filistin halkına göstermek niyetindir. Tüm gerçekliğin, zulmün, kopuşun, köksüzlüğün, evsizliğin farkında olan Kanafani yine de bir şeyler için mücadele etmek gerektiğine inanır. Bunu işler tüm yazdıklarında. Karamsarlığa kapıldığı anlar vardır. 1960’larda günlüğüne şöyle not düşer: “Bildiğimiz tek şey, yarının daha iyi olmayacağı ve nehir kıyısında, asla gelmeyecek bir gemiyi özlemle beklediğimiz. Her şeyden koparılma hükmünü giydik; kendi yok oluşumuz dışında her şeyden.”
Sınır
“Sen de bilirsin ki babam meteliksiz biri. Tek ideali, kampta on yıldır oturduğu kerpiç evden kurtulup beton bir dam altında yaşamaktı.”7 Merwan bunları, babasına duyduğu cılız öfkesiyle karışık bir küçümseme duygusuyla söylüyor. Bu tek ideal, hiç evi olmayan biri için dünyanın tüm ideallerinden daha kıymetli olabilir belki de. Evsizliği yaşamamış, evi yıkılmamış birinin anlamayacağı, duvarla bir derdi olmayan insanın hissedemeyeceği bir duygu bu. Zaten Merwan’ın bu sönük öfkesi her şeyin farkında olmasından güçlenemiyor. Evsizlik bazen çatısı olan bir yapının içinde olmayı da aşan bir gerçeklik. Size açılan çok evin kapısı olabilir ama o evin içinde güvende ve özgür değilseniz, ülkesizlik evsizlik demektir. İşgal altında olmak, evsizlik demektir. Bombalar altında yaşamak, evsizlik demektir.
İnsanın duvarla derdinin olması ne demek? Merwan’ın babasının ideali aklıma, İran sınırındaki bir köyde, duvarlarının yarısı yıkılmış bir evde yaşayan Kuzey Iraklı ihtiyara, “neden evini yapmıyorsun?” diye soranlara, “ben bu evi üç kere yaptım, üç kere yıkıldı. Bir daha yapsam, bir daha yıkılacak. En iyisi bu ev ayakta kaldığı kadar yaşamak.” diye cevap veren ihtiyarı getiriyor.
Bir evi olsun diye ailesini bırakarak bacağı kalçasından kesilen bir kadınla evlenir Merwan’ın babası. Bu da Merwan’ın babasının ölüme karşı çıkışıdır bir nevi. Ülkesinden olmasa da evsiz bir aileden kaçar. Her ne kadar onları yalnız bırakmışsa da Merwan babasına tam anlamıyla kızamaz. Okuduğumuz baba-oğul ilişkisi, Filistin’dekilerin mücadelesine karşılık kendi rahatı için bu insanların mücadelesini kullanan liderlerle, onlardan yine de kopamayan halkın arasındaki bağı da anlatmıyor mu?
Halkın mücadelesini kendi refahı için hiçleştiren bu liderler karşısında Edward Said’in Kültür ve Direniş kitabındaki bir söyleşide, gazetecinin en çok İsrailli zenginlerin geldiği, Filistinlilerin hizmet ettiği bir gazinodan bahsetmesi ve soru yöneltmesi üzerine söyledikleri dikkat çekici ve önemlidir.
“Bahsettiğiniz gazinoyu Yaser Arafat’ın karısı Süha Arafat’tan daha çok eleştiren de olmadı. Nitekim, New York Times’ın ön sayfasında çıkan bir yazısında bu gazinoyu ‘utanç verici’ bir yer olarak niteledi. ‘Oradan nefret ediyorum,’ dedi. ‘Filistin yönetiminin ekonomik danışmanlarının müsamaha gösterdikleri en utanç verici iş bu. Üstelik bir mülteci kampının dibine açılmış. Hastanemiz yok, kanalizasyonumuz yok, çocuklarımız hasta, bütün toplumumuz hasta, ama kumar oynuyoruz. Harika!’ diye tepki gösterdi. O kadında her numara var. Mavi BMW’siyle Gazze’de cirit atmayı pek seviyor. Bir sürü zamanını Paris’te geçiriyor. St. Louis’de bir dairesi var, Paris kuaförleri ve modacılarının abonesi. Ailesi sağlam iş kurmuş. Fakat her şey apaçık ortadayken neden onun sözlerinin bu kadar ilginç bulunduğunu benim anlamam mümkün değil. Evet, bu konuda söyledikleri doğru; doğru ama, kendisinin ve Arafat’ın şürekasının böylesi bir yozlaşmada rol oynamayı hâlâ sürdürdüklerini de kim inkâr edebilir?”8
Ortadoğu’da birbirinden hiç de uzak olmayan bu acılar, bir türlü aynı yerden kaynamayı da başaramıyor. Araya giren duvar, her zaman gözden ırak ediyor yaşananları.
Kuveyt’e gitmek için yolu kesişen üç Filistinli adamın hikayesi Güneşteki Adamlar. Ortak bir hayal var, ev kurmak veya geride, evde kalanlara bakabilmek. Ancak hepsi şunun da farkında, gitmek bir ev kurmak değildir. Bunu en derinden geride kalanlar yaşıyor. Sadece para kazanarak bir ev kurmanın, o evin ayakta kalabilmesi için bir anlam ifade etmeyeceğini söylüyor Kanafani.
Aşmak istedikleri çöl, kaçakçıların defalarca insanları yarı yolda ölüme terk ettiği bir yer olduğu için bu üç adamın korkuları da aynı. Ya yakalanıp dört duvara hapsolmak ya sınır duvarlarını aşamadan ölmek ya da aşıp sığınabileceği bir duvar bulabilmek.
Bu kadar ölümden veya yakalanmaktan korkuyorlarsa neden yine de başka ülkeye kaçmak istiyorlar? Ölümün onları bulabileceği gerçeğinin farkındayken yine de bir kuruş daha az verebilmek için çırpınıyor Ebu Kays. Ancak onların hayatının bir değeri yoktu kendi gibi Filistinli olan kaçakçının gözünde.
“…Sizin için kılavuzun hayatını tehlikeye atıyoruz.” der.
“Biz de kendi hayatımızı tehlikeye atıyoruz ama…”
Kıymetsiz bir söylemdir, bu yüzden güçlü çıkmaz Ebu Kays’ın sesi. Zaten kaçakçı da onlara “Buna mecbur değilsin.” der. Buna karşılık, hayatının önemsenmediğini anlayan Ebu Kays “On dinar olsun mu?” diye karşılık verir. Çünkü tüm serveti o paradır.
Her gün ölümlerin kol gezdiği, işgal edilen topraklarda yerinden, yurdundan edilen insanların bir de geçinme derdiyle boğuştuğu ülkelerinden kaçıp yaşama arzusunun anlaşılamayacak bir tarafı var mıdır? Ancak onlara dayatılan: duvarın her iki tarafındaki de ölümdür. Nasıl öldüklerinin kimse için bir farkı yoktur. Yine de kaçışın bir kurtuluş olamayacağını mı anlatmak ister Kanafani? Ülkesini terk etmeyi, canını terk etmekle mi eş değer tutar? Ülkende bir duvar öremiyorsan, taşta mı atamıyorsun, demektir belki de.
Bir taraftan da Kanafani, kamplarda nefessizliğe terk edilen bu insanların, konforlu evlerinde yaşayan liderlerini bir taşlaması olamaz mı?
“Gazze’den Mektup” öyküsünde, “Gazze’yle aramızdaki –buradan göç etme arzumuzu körelten- bu belirsiz bağ nedir? Bu meseleyi berrak bir anlama varacak şekilde niçin çözemiyoruz? Açtığı yaralarla beraber bu yenilgiyi niçin arkamızda bırakıp bize daha fazla teselli verecek parlak bir geleceğe doğru yol almıyoruz? Niçin?” der Kanafani. Kaçmak ve kalmak arasında çırpınıp duran insanların hikayeleriyle doludur bu topraklar.
Çölde ölen insanların sayısı yoktur, bunun önemi de yoktur. Ölüme alışmaktan daha kötü olan nedir? Ölmek mi?
Ölüm
“Senin yanına gelmeyeceğim. Ama sen bize geri dön! Geri dön ve Nadya’nın kalçasından kesilmiş bacağından öğren hayatın ne olduğunu ve yaşamanın değerini.
Geri dön Mustafa! Hepimiz seni bekliyoruz.” der “Gazze’den Mektup” adlı öyküsünde Kanafani. Kaybedilen bir parçanın yaşamın değerini anlatacağı inancıyla dile getirir bunu. İki öyküde de bacağı kalçasından kesilen bir kadın vardır. Birinde yuva yaparken yıktığı yuvaya karşılık anlaşılmayı bekleyen biri vardır. Diğerinde kaybettiği parçası geri dönüşün bir çağrısı olan bir kadın.
Bugün hala güncelliğini en yakıcı biçimde bize gösteren bu roman, edebiyatın gücünü ortaya koyarken, hiçbir şeyin de değişmediğini yüzümüze vurur. Ki bu güçtür Kanafani’nin katledilmesine sebep olan. Kanafani Filistin’i anlatıyor ancak bu yaşananlar sadece o coğrafya içinde yaşanan hikayeler değil. Kanafani elbette tarihi bilince sahip bir yazar, gazeteci. Onun bu bilinci, ortaya koyduğu edebiyatı düşmanı tarafından tehdit olarak görülmesine sebep oluyor. Romandaki yaşananları bugün Ortadoğu coğrafyasında ezilen hangi halkın yanına koysak yaşananlar üç aşağı beş yukarı aynıdır. Daha çok olmadı, Şengal halkının çöllerde yaşadıkları, yollarda ölen çocuk ve kadınlar, kurşuna dizilen insanlar, bu hikâyeden çok mu uzaktadır?
Kaçmak için bindiklerin tankerin içinde sıcaktan can verirken dahi sesi çıkmayan bu insanlar yakalanmaktan korktukları için ölümü seçer. Yavaş yavaş çürümekten daha kıymete binmiştir ölüm.
“Neden tankın duvarlarına vurmadınız? Neden bir ses çıkarmadınız? Neden?” der cenazeleri çöp kenarına bırakan kaçakçı. Çöl de bu sessiz sesin yankısı olur.
“Neden tankın duvarlarına vurmadınız? Neden duvarları yumruklamadınız? Neden? Neden? Neden?”
Bu iki ses bir vicdan körelmesidir. Çöl sıcağıyla yakar, kaçakçı en baştan beri gösterdiği iyi niyetine tezat cenazeleri çöp kenarına bırakırken, üzerlerindeki her şeyi alır, saati bile. Zamanları, ömürleri çalınmıştır.
Varlık Dergisi – Ocak 2024
